
http://tv.haluknurbaki.net/ | Haluk Nurbaki Web Sitesi
http://www.nurbaki.org/ | Nurbaki Çalışma Grubu
Bizimki de gönlümüzdeki hayranlığı, sevgiyi bir kaç kelime ile anlatma çabası. Her hangi bir insanı şahsından mevcut olan belirli özelliklerini sayar ve o insanı kabaca tanır ve tanıtırsınız. Ama hocamız gibi mânâ sultanlarını anlatma çabaları hep bir çizgide kalır. Gönlü manaya açık bir kulun güzellikleri mananın sonsuzluğu gibi, kendi tanımı ile gül gibi kat kat... ama sınırsız... Yani tek kelime ile Hz. ÎNSAN!

Firavunu devirmek için topal bir sivrisineği vesile kılan Allah’ım,
Hz. İbrahim’i Ateşe atan Nemrut’un ateşini suya çeviren Allah’ım;
Vatanımız için sinsi, hain ve zalimce emelleri bulunan zalimleri (bunlar millet veya şahıslar olsun),
Ebrehe’nin fil ordusunu; Ebabil kuşlarının gagalarında taşıdığın taşlarla zalimleri nasıl öldürüp telef ettinse,
Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Mübarek, Mütehâr, Lâtif, Kerim Ruh-u Şerifleri hürmetine,
Efendimiz’in Âli Âba’sı, Ehl-i Beyti, ilk iman eden on bir Yücenin hürmetine,
Asr-ı Saadet’teki ölümsüz şehitlerin, nazenin Kerbelâ şehitlerinin, Ashab-ı Güzin Efendilerimizin, ilk iman Mücahitleri olan yüz elli yücenin mübarek ruhlarının hürmetine…
Kıyamete kadar gelecek, Efendimiz’i görmeden iman eden müminlerin şefaatçisi Veysel Karani Hz.lerinin yüce ruhunun hürmetine,
Nazlı İslam Yüceleri, Gavs Abdûl Kadir-i Geylân-i Hz.lerinin, Şems-i Tebriz-i Hz.lerinin, Mevlâna Hz.lerinin, Hacı Bektaş-ı Veli Hz.lerinin, Hacı Bayram-ı Veli Hz.lerinin, Hacı Ahmet Rufa-i Hz.lerinin, Melâmi Hz.lerinin, Hoca Ahmet Yesevi Hz.lerinin hürmetine,
İslâm davasına hizmet etmiş nice şehitlerin, Fatih Sultan Mehmet O’nun güzel askerlerinin hürmetine,
Çanakkale’de şehit düşen dedelerimiz babalarımız yüzü suyu hürmetine ve tüm has kullarının Mübarek ruhlarının yüzü suyu hürmetine,
Milletimizi ve tüm inanları koru! Hainlerin hainliğini içinde söndür. Bölücü katil ve zalimleri de ‘Kesfin Mek’ûl’ sırrı ile kahr-ı perişan eyle…
Sonsuza kadar Nazlı kullarının hizmetçisi, kölesi olma şerefini; Millettimizden ve tüm dünya müminlerden ebediyen alma…
Haydi Mümin Kardeşler; Allah-Resulullah için, Vatan-bayrak için Hâkk-özgürlük için bu duaya diyelim gönülden hepimiz ‘ÂMİN’.
Sevgili Peygamberimiz (sav.) buyurdu:


Bu yüzyılın pozitif ilimlerini, mânâ ilimleri ile birlikte yorumlayan, Allah Dostu, Fahr-i Kâinat Âşığı, Bilim Adamı Onk. Dr. Haluk Nurbaki’nin kıymetli eserleri; Rahmete yürüyüşünün 10. sene-i devriyesinin anısına "Damla Yayınevi" özel kampanya başlatmıştır.
Onk. Dr. Haluk Nurbaki hocamızın 28 kitabından oluşan İSLAM ve İLİM SERİSİ’ne peşin ödeme ile sadece 99 YTL'ye ya da ayda 19 YTL taksitle İslam ve ilim hazinesine sahip olabilirsiniz. Bu eserlere sahip iseniz; dostlarınıza sevdiklerinize sunacağınız, en güzel hediye için bu hizmeti sizler de destekleyin.
- Günümüzde böyle bir sorunu konuşurken direk karşımıza getirilen bazı noktalar var. Örneğin kadınların şahitliği veya mirastaki hak payı konusunda farklı yorumlar var. Bunun ne olduğunu biz size soralım?
- Yani bunlar eşitsizlik sayılıyor. Bir kere hadiseyi ne yazık ki biz tersine yorumluyoruz. Bir kadının tek başına şahitliğinin yeterli olmamasının sebebi, kadınların duygusal olması varsayımına dayanıyor. Bu varsayım da çok doğru bir varsayım. Ama kadınların şahitlikleri bilinmiyor, tek başına ise sayılmıyor duygusal olabilir diye. Bu aslında kadınlara yapılmış bir iltifattır. Sen duygusalsın, hassassın, merhametlisin, suç sahibini koruyabilirsin anlamında. Kurân’ın bir yerinde de “Kadının şahitliği esastır.” Zina bahsinde gayet enteresandır. Kadının şahitlik sayanlar iyi dinlesin. Bir zina hadisesinde eğer kâfi derecede delil yoksa Kurân hükmü gereği kadına ve davacı olan kocasına yemin teklif edilir. Kadına üç defa denir ki, “sen zina yaptın mı?” . Kadın, her üçüne de “hayır, yapmadım” diye cevap vermesi lazım. Kocası ısrar ediyorsa şahidi olmamasına rağmen kendilerine göre delilleri varsa, “hayır, yaptı” diye o da üç defa yeminli teklife maruz kalacaktır. Tabii bunun Kurân’a konması ve İslam hukuk sistemine konmasının bir hikmeti vardır. Bir mümin, üç defa üst üste yemin ederek yalan söyleyemez. Birincisini, nefsinin ayaklarından kurtarır, ikincisine filan yapar ama üç defa üst üste yalan söyleyemez diye kabul edilmiş, Kurân’ı Kerim. Onun için üç defa yemin teklif edilir. Böyle bir durum karşısında ne olacak diye Kurân soruyor şimdi? Kadın üç defa “ben yapmadım” diyor. Erkek üç defa “yaptı” diyor. Şimdi kadını Kurân’ın daha az bir seviyede gördüğünün kafalarına göre erkeğin şahitliğinin normal olması lazım. Kurân öyle söylemiyor. Hakim kadının şahitliğini var kabul eder, sirayet eder. Hani kadının şahitliğine itibar etmiyordu Kurân. Erkeğin ısrarına rağmen kadının sözüne göre hüküm verir hakim.
Miras meselesinde de, kapitalin ve arazinin bölünmemesi konusunda miras hukukunda büyük bir bölüm vardır. Mesela İngiltere’de özellikle bu lordların sahip olduğu büyük araziler kadınlara kesinlikle miras verilmez arazi küçülür diye. Çünkü araziyi küçülte küçülte sonra öyle bir noktaya getirirsiniz ki işlenecek hali kalmaz. Bu küçülmeyi engellemek bir, madde iki sermayeyi yaramaz hale getirecek kadar küçültmek ki şirketlerde de aynı zamanda benzer hüküm vardır. Kadınların bir kısım şirketlerde hisseleri yoktur bir kısmında da çok azdır. Bunların kadının erkekle arasında seviye farkı falan hiç alakası yoktur. Doğrudan doğruya bir sermayeyi ve arazinin bütünlüğünü korumak için getirilmiş hükümleridir. Yani yüce dinimizde kadınların eksik görüldüğü ile ilgili hüküm yoktur. Daima eşittir.
Üstelik, kadınların bütün insanların dört hasmı vardır. Beden, ruh, nefs ve kalb. İslamiyetin tanımı budur. Kadının ruhu tıpatıp erkekle eşittir. Tartışılmaz. Bedeninin de eşit olduğunu size genetik şifrenin de aynı olması dolayısı ile izah etmeye çalıştım. O da tıpatıp eşittir. Nefsle kalb kalıyor. Kadınlar kalb açısından erkekten bir artı puan ilerdedir. O da annelik yapabilmeleri için Cenab-ı Hak’kın verdiği çok özel bir nimettir. Ama erkeklerle arasındaki denge bozulmasın diye nefisleri de bir adım ilerdedir. Onlar birbirini telafi eder. Ve hatta tasavvufta derler ki, bir kadının bu kalb artısı ile yani kalbindeki fazla puan ile cennete gitmemesi düşünülemez. Bir öğrenseler nefslerine bir çelme atsalar çok daha kolay giderler. Yani bir koşu ise cennete gitmek, kadınlar çok daha kolay bir kulvarda koşar.
Binaenaleyh Kurân’daki birtakım yorumlar yapmak kendine göre, şimdi erkil toplum diyorlar. Bunlar kendilerinin eski irticai geleneklerini yürütmek için bahaneler aramışlar, bir yol bulup da kadını aşağı seviyeye düşürebilir miyiz diye ama mümkün değil. Her toplumda düşürebilirler. Marksist toplumda düşürebilirler. Mason toplumda düşürebilirler. Kendisini modern sayan çağ atlayan toplumlarda düşürebilirler. İslamiyet’te düşüremezler. Karşısında Kurân vardır.
- Kadınların ilim öğrenme konusundaki hakları nelerdir?
- Kadınların ilim öğrenmesini diğer toplumlar hatta diğer bilimler diğer siyasi otoriteler hiçbir zaman fırından geçirmemişlerdir. Onun için kadınlar hakkında birtakım sloganlar üreterek onların toplumda belli mevkilere gelmesini engellemek için envai çeşit bahaneler bulmuşlarıdır. Fakat İslamiyet kesinlikle kadının İslam toplumu içerisinde her türlü mevkiye gelebileceğini asr-ı saadette göstermiştir. Bu çok mühimdir. Hz. Şifa’yı anlattım.
Hz. Nesibe’yi anlatmak istiyorum. Şöyle ki, Medine’de kurulan ilk İslam Konseyi (…) ikincisine bağlı olarak tesbit edilmiş olan konseyde on iki üye vardı. Bunların ikisi kadındı. Bir kere bu hükmü getirdiğiniz zaman yüzde onsekizi, onikinin ikisi yüzde onsekiz eder aşağı yukarı, demek ki İslamiyet ilk kurduğu konseye yüzde onsekizi kadın niye almış? Dünyada hangi parlamentoda var yüzde onsekiz parlamento üyesi?
Binaenaleyh İslamiyet’in bizzat toplum işleri ile politikaya kapısı açıktır. Yani Hz.Nesibe’yi bilerek kadının İslamiyette politikaya karışmamasını düşünmek mümkün değildir.
Ayrıca ilimde zorlama vardır kadına. Eski cahiliyet devirlerinde ilime soğuk durmak okumak, yazmaktan kaçmak insanların rahatına gelir. Çünkü o günkü yaşam koşullarında şimdi insanlar tahsil yapmayın diyemez kimse, ekmek parası için. O devirlerde kadının böyle bir şey yapması gerekmiyor. Ama İslamiyet zorluyor. Okumayı-yazmayı öğreneceksin diyor. İlim öğreneceksin diyor. Resmen farzdır. Kadına okuma-yazma öğrenmek, ilim öğrenmek farzdır. Bunu yapmayan İslam açısından mülteci olur.
Bunun sınırları içerisinde seyrettiğiniz zaman aklınıza durgunluk gelir. Çünkü Fahr-i Kâinat Efendimiz, İslamın en zor bölümlerinden bir tanesi hukuku Hz. Âişe’ye öğretmiş. Ve Hz. Âişe ile ashaba naklettirmiştir. Buradaki incelik ilmin büyük bir kanadını Hz. Âişe’ye bırakarak bir sünnet icrâ etmiştir. Benim kanaatime göre bugün bir mümine kızın okuması ve üniversiteye hoca olması Hz. Âişe sünnetidir. Çünkü erkekler kendilerine has Efendimiz’e has sünnetleri tatbik ederken, hanımefendiler Hz. Fâtıma’ya ve Hz. Âişe’ye ait sünnetleri yürütmek durumundadır. Hz. Âişe’nin yaptıkları tam bir sünnettir. Bu kadınlara intikal eder.
Bunların içerisinde neler vardır? Hz. Âişe, fevkalade kıvrak zekaya ve akla sahiptir. Hz. Âişe’nin Efendimiz’le evlenmesinin sırrı bu akıl almaz kompütürün Fahr-i Kâinat hanesinde bütün insanlığa hizmet etmesi içindir. Herkesin bilmediği yahut yanlış söyleyerek yok 7 yaşında evlendi yok 8 yaşında evlendi gibi gülünç sayılara çekmeye çalıştıkları hadise, Hz. Âişe 13,5 yaşında nişanlanmış 14’te Efendimiz’in hanesine teşrif etmiştir. Yalnız hafızaya bir şey kaydetmek açısından değil ahlakı ve üstün faziletleri ile o haneyi doldurmuştur.
Şimdi Hz. Âişe’ye ait tetkikleri yaptığımız zaman şu noktalara geliyoruz. Bir, Arapça’yı en iyi bilen asr-ı saadette Hz. Âişe idi. Arapça’yı en iyi bilen deyince buraya bir nokta koyun bakalım. Çünkü Arap lisanı en zor lisanlardan bir tanesidir. En zengin lisandır. Bir lisan ne kadar zengin olursa o kadar zor olur. Arapça’yı bilebilmek demek çok müthiş bir hafızaya sahip olmak demektir. Bundan dolayı da birçok metinler Hz. Âişe’ye getirilir okutulurdu. Mesela nasıl metinler? Bir şair bir şiir yazar Hz.Âişe’ye götürüp tasdiklerini yaptırmadan neşr edemezdi. Çünkü Hz. Âişe onaylamışsa onda insan hatası olmazdı. Arapça’daki o nazik lisan sırrı dolayısı ile aynı zamanda İslam Hukukunu yorumuna da bir karakter olmuştur. Bir kelimenin yerine oturması ve istifdad ettiği mânâ ancak böyle iyi bir Arapça bilgisi ile mümkün olurdu.
İkincisi, Hz. Âişe çok iyi bir yorumcudur. Resulullah Efendimiz’den, bir çok Yüce’den hadis nakletmişlerdir. Bu hadis nakil ediciler de bir tanesi Hz. Âişe’dir. Daha ok hukuki hadisleri nakletmiştir. Buradaki incelik Hz. Âişe hadisi naklederken yorumunu yapardı. Onun dışındakiler bu yorumu yapamazdı. Bana göre mezun da değillerdi. Hz. Âişe’nin o engin bilgisi, o bilgi sermayesi bu yorumu yapmaya (…). Bazı hukuki terimler vardır. Mesela “Kimse hüküm giymedikçe suçlu sayılmamalıdır”. Bu Hz. Âişe’nin yorumudur. Batıdan gelmiş başka bir yerden alınmış değildir. Doğrudan doğruya Hz. Âişe’nin yorumudur. Mesela “Davanın aksine sahihdir” derler. Bu da Hz. Âişe’nin yorumudur.
Hukukta bilhassa muhakemat usulunde hukukunda öyle kaideler koymuştur ki Efendimiz’den aldığı hadisleri yorumlarken yepyeni bir hukuk dalı meydana getirmiştir. Sıradan bir hukukçu değildir. Muhakemat hukukunu icat etmiştir. O zamanlar muhakemat hukuku yoktu. Yani hukukun usulleri yoktu. Kaideleri vardı. Kaideleri ezberlersiniz onlara göre uygulardınız. Ama bu hukukun usulunü bir nevi felsefesini Hz. Âişe meydana getirmiştir. Ve Hz. Âişe’nin Efendimiz’in alem-i cemâle teşrif ettikten sonraki yıllarda iki buçuk yıla yakın ashaba İslam hukukunu öğretmesi bugün belki daha sahip olamadığımız ilerdeki yıllarda sahip olabileceğimiz dünya gerçekleri açısından da çok önemlidir.
Kanaatime göre toplumlarda insanlar henüz İslamın o müthiş dünyasına girme hakkı kazanmış değillerdir. Daha geridedirler. Çağ diyoruz ya henüz Kurân çağına hiçbirisi layık değildir. İşte o Kurân çağına inşallah layık olursa insanlar o zaman göreceklerdir ki kendilerine verilen anahtar Hz. Âişe’nin hukuk usulü, yine o zaman göreceklerdir ki kendilerine verilen anahtar Hz. Ali’nin matematiği. Çünkü matematiği a sından z sine kadar icad eden Hz. Ali’dir.
Hukukun tüm inceliklerini toplumların yönetilmesindeki incelikleri sağlayan Hz. Âişe’dir.
Kurân’ın yorumunu yani âyetlerin şifre anahtarlarından çıkartılarak asılmasını sağlayan Hz. Fâtıma’dır.
Hiç tereddütsüz söyleyebilirim, bir İngiliz hukukçusu da kitabında yazdı, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük hukukçusudur Hz. Âişe.
Bu bakımdan İslam hanımefendisinin, genç kızın tahsil bakımından iki çeşit zorunluluğu vardır. Bir tanesi farz olan emirdir. Kurân, ilim öğrenin, okuma-yazma öğrenin diyor. Bunu hiçbir deccal gelip kaldıramaz. Bunun altına istediğiniz kadar maskaralık soksanız bu kaideleri kaldıramazsınız. İkincisi de sünneti uygulama. Elbette ki farz öncedir. Ama sünnet bir zevk meselesidir. Yani farz olsun diye öğrendiğiniz şeyler, yaptığınız şeyler ilâhi emirleridir. Ama sünnete uymak Fahr-i Kâinat Efendimiz’e yakîn olmanın, O’nun hoşuna gitmenin bir zevk dalgasıdır. Binaenaleyh, bir hanımefendi ilim öğrenmemiş, okuma-yazma öğrenmiş diyelim ki liseyi bitireyim bırakayım demeyecek. Sünnete girecek, Hz. Âişe sünnetine, mutlaka üniversiteyi toplum içerisinde icra etmesi kaçınılmaz bir gerçektir. Hz. Âişe’nin örneği sıradan bir örnek değildir.
Kainatta hiçbir tesadüf yoktur biliyorsunuz. Asr-ı saadette olayları ve şahısları Allah tek tek hazinesinden seçerek oraya inşa etmiştir. Yani asr-ı saadette tanıdığınız o Yüceler Levh-i Mahfuz’un en muhteşem sahifelerinden mevcut ruhlardan hususi olarak oraya ışınlanmıştır. Ki bunlardan bir tanesi Hz. Âişe’dir.
Bu örnekle Cenab-ı Hak İslamiyetin o güne kadar kadının yenen hakkını ortadan kaldırıp yepyeni bir dünyanın ışığına, nuruna kavuşmasını kast etmiştir. Aradan bunca sene geçmesine rağmen niye iyi gelişmedi derseniz, burada da yine Kurân sırrı, diyor ki; “benim âyetlerimin hangisinin, hangi zamanda tecelli edeceğini bilemezsiniz, onu ben bilirim.” İnsanlar ne sanarsa sansın ister Amerika’daki kadın derneği, ister Avrupa’daki kadın haklarını koruma kulvarları istediği koşuyu yapsınlar bunların hepsi ancak İslamiyetin getirdiği kadın-erkek eşitliğini ve kadına verilen büyük ilim ipinin atlanması için ancak önayak hazırlıklardır. Bunlar ayrı dünyadan gelmiş değillerdir. Bu dünyadan gelmişleridir.
Cenab-ı Hak inşallah bu sırrı bizim toplumumuza versin. Bizim toplumumuzun kadını Fahr-i Kâinat Efendimiz’in çok net bir şekilde söylediği erkekle eşitlik, toplum içerisinde çalışabilme, varlığını ifade edebilme özellikle ilimde merhale sahip olma sırlarını yakalasın.
Ben bazen bakıyorum bir hanımefendi profesör çıkıyor kadınlarla ilgili bir şeyler gösteriyor, anlatıyor tabi İslamiyeti yok sayarak konuşuyor. Neredesiniz kardeşim diyorum, müminelere. Bu kürsüde siz profesör olacaktınız. Çünkü Hz. Âişe sizi bekliyordu. Siz konuşacaktınız. Kadının ne olduğunu onlara siz anlatacaktınız.
Kadında büyük bir sorundur ki sohbetimizin çerisine girmediği için çok değinmeyeceğim, tesettür konusu. Tesettür aslında kadını erkekle eşit seviyede toplumda çalıştırmak için konulmuştur. Bir daireye oturduğu zaman kadın, hiç kimse ona kadın gözüyle bakmasın. Bir erkek arkadaşına nasıl bakıyorsa onun gibi baksın. Kadın da kendisinin o erkekten farklı olmadığını böylece hissetsin. Nitekim tesettürde sizi dişice gösterecek yerlerinizi kapatın diye emir vardır. Bir ceket giy en azından. Bakınız buradaki inceliğe herkes sanıyor ki tesettür kadın eve kapanacak. O zaman kadın eve kapanacaksa tesettüre lüzum yok ki mayoyla otursun evde. Evde niye tesettür olsun ki. Tesettür kadının topluma çıkması, karışması, çalışması ve evli erkekle birlikte eşitliğini tanıtmak için verilmiş bir hadisedir. Daha başka incelikleri de var sırası gelirse söylerim.
Kadının toplum içerisindeki yerini biz tayin etmeyeceğiz. Kadın kendisi o zarif gönül fazlalığı ile İslamiyetten aldığı ilim emri ile kendisi tayin edecek. İşte bunun önüne geçilemez. Ama siz zoraki bir şey yapmaya kalkarsanız elbette bozarak yapacağınız şeyin zaman içerisinde erimesi, sönmesi mümkündür. Öyle bir hale gelmiştir ki tek tük istisnalar mesela kadın veliyeler, öyle bir pencereden bakıyorlar ki binlerce veli erkek var on tane kadın veli var. Ne biliyorsunuz? Ben Anadolu’da öyle çok kadın veliye tanıyorum ki geçmiş zamanlarda kalmış. Ziyaret etmek nasib oldu. Mesela bir Memluk Sultanı var. O Memluk Sultan’ın eşi veliyedir. Çok meşhur bir veliyedir. Herkes oraya hastalıktan kurtulmak için türbe ziyaretine gelir. O Memluk Sultanı da çok büyük bir alim. İkisi beraber başlamışlar ilme. Bir gün yüksek sesle bir Kurân sesi duyulmuş. Memluk Sultanı ders verirken çok utanmış karısının sesi. Çok üzülmüş. Yani bana sesini mi duyurmak istiyorsun talebelerimin yanında gibi. Sonra eve gittiği zaman anlattığı zaman “ben evimde Kûran okuyordum. Allah perdeyi açtı ona.” “ O zaman bana müsaade” demiş Memluk Sultanı. O veliye hanım yıllarca ışık gibi kalmış orada. Böyle çok misalleri vardır. Anlatmakta sıkıntı duymuşlardır erkekler nedense.
Bu eşitliği bir türlü anlayamamışlardır. Ne biyolojik eşitliği, genetik eşitliği şifre eşitliğini anlamışlar. Ne ruhun ki tezehhi kabul etmez. Azı veya çoğu olmaz. Ruhun eksisi artısı olur mu? Öyle olunca ne kaldı nefisle gönül kaldı. Gönülse herkes bilir ki kadın daha merhametli, daha yumuşak. Nefs kalıyor. Biraz tartışılıyor. Bu da Cenab-ı Hakkın erkekleri korumak için yaptığı bir şeydir. Kadınların nefslerini biraz sert yarattı Cenab-ı Hak. Erkeklerin eşitliğini koruması için. Eğer kadınların nefsleri de sakin olsaydı erkekler yanmış gitmişti, okkanın altında kalırdı.
Bizim gönlümüzdeki odur ki kadın veya erkek olması mühim değil insanın. Fahr-i Kâinat’ı arayıp bulup O’nu sevmesi O’na iman etmesi mühim. İşte bu asr-ı saadetten başka bir çizgi içerisinde hanımlar tarafından daha büyük bir aşkla, daha büyük bir zevkle Efendimiz’e rağbet olduğu için balın kaymağını almışlar. Onun için bütün bu taassublar, İslami irticalar hepsi sürünmeye mahkum. Hanımefendi, bir İslam hanımefendisi olarak toplumda yerini alacak ve yepyeni İslam müminler-mümineler etiştirecek.
Bu o kadar müthiş bir şey ki Allah sanatı bu. Bir mümine Allah sanatına talib olurken, talib olmuşken, Yaratıcı onu talib etmişken, bir başkası çıkıp da sen ikinci sınıfsın nasıl der. Mümkün değil.
Allah bütün hem müminlere hem müminelere çok büyük bir yorum gözlüğü versin. Çünkü ilimle bilgi arasında bir farktır. İlim yorum sanatıdır. Dünya kadar bilgiyi şunun üzerine yığarsanız bu ilim olmaz. Bunların yorum sanatıdır. Bu yorum sanatı var olmadıkça ilme kavuşmamız mümkün olmaz. İlme kavuşmayınca gerçeğe kavuşmamız mümkün olmaz. Allah inşallah bir yorum sanatının penceresini assın. Zihinlerdeki o dikenleri çıkarsın. Dünyanın nazarları toplumun üzerinden yok olsun da kadın hakiki diyetiyle İslam kadının ne olduğunu göstersin.
İslamiyeti bugün kadınları ondan koparmak için bunca karalamalarına rağmen İslamiyet sizi tanımıyor. İslamiyet sizi var saymıyor diye yıllarca propaganda yapılmasına rağmen (…) mesele haline getirilmesine rağmen bir bakıyorsunuz ki İslam bayrağının önündeki kahramanlar hep kadın. Ve Türk toplumunda da öyle.
İstanbul’da bir etüd yapın. Mümineler daha çoğunlukta sayı itibari ile. Bu Fahr-i Kâinat Efendimiz’e karşı olan sevginin müthiş bir ispatıdır. Efendimiz sevmiştir. Ne Haluk Nurbaki’den güzel söz işitmeye ihtiyaçları vardır ne de birtakım yanlış insanların yanlış gözle bakmalarından rencide olsunlar. Fahr-i Kâinat Efendimiz sevmiştir. Her hüküm O’dur. Allah çünkü bütün aşkını Fahr-i Kâinat’a tecelli ettirmiştir. O sevdikten sonra benim de kalkıp burada eşittir değildir filan diye bir adım iki adım önde göstermek filan değil, sırf dayanamadığım için Fahr-i Kâinat Efendimiz’in bu müstesna sanatını kadını bilinçli bir şekilde topluma kazandırma sanatını telef ediyorlar diye dayanamadığım için bu konuşmaları bu heyecanla yapmak zorunda kalıyorum.
Onk. Dr. Haluk Nurbaki | STV- Kainat ve İnsan Programı |İslam ve Kadın Sohbeti
-Asr-ı Saadet’teki en ilginç gelişme biliyorsunuz daha İslamiyet’in çok başlangıcında iken Efendimiz’in “Kızlarınızı istemediği kimse ile evlendiremezsiniz” emridir. Bu o kadar kesin bir emirdir ki, zamanı harcamamak için ayrıntılarını anlatmıyorum. Bundan dönmek mümkün değildir. çünkü teferruatlı bir emirdir. Çünkü bir genç kızın “sen bunu istiyor musun” dendiği zaman ona karşı utanç dolayısı ile bir şey söyleyememesini dahi emirlerinde izah etmişler. Diyeceksiniz ki kızınıza “bak cevap vermiyorsun. Eğer vermemekte devam edersen bunu kabul anlamına alırım” diye üzerine basa basa bu kadar itina ile Efendimiz ilk eşitliğin amelini yapmıştır. Bu çok büyük bir eşitliktir. Bu o çağda, bu çağda bile kolay hazmedilen bir şey değildir. Bana göre Türk toplumuna mal edilen, sanki geleneksel bir İslami dokudan geliyormuş gibi kızlarına başlık parası istemek, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in tabiri ile irticadır.
Fahr-i Kâinat Efendimiz’in bir tanımı vardır. İrtica kelimesini dünya gündemine getiren İslamiyet’tir. Ne hazindir ki İslamiyet’te irtica kokusu aramaya kalkıyorlar.
İslamiyet irticayı tarif ederken, gerçeklerin yeryüzünü aydınlattığı İslam nuru yanmadan evvelki dönemdeki tüm alışkanlıklara, geleneklere dönmeyi irtica olarak tanımlıyor.
Binaenaleyh, İslamiyet’ten önce olan bu kız satışı meselesi İslamiyet’te yasaklanmıştır. Bunun yeniden gündeme gelmesi irticadır. İslamî açıdan irticadır. İslamiyet’te irtica çok ağır bir yasaktır.
Bu yasaklar içerisinde işte aklınıza gelen her türlü çirkinlikler, cahiliyet devrine ait, irtica yasağı ile damgalanmıştır. Bunların arasında da kızların satılması bir tanesidir.Faiz de bir irticadır. Çünkü İslamiyet’ten önce vardı. Cahiliyet devrinde vardı. Kadınların eşitliğini simgeleyen, çok üzerinde durduğum hadiselerin birincisi, “kızların evlenme hürriyetlerini vermesi” olmasıdır. Bu çok müthiş bir şeydir. Ama bunu çeşitli toplumlar gereğini uygulamamışsa vebali kendi boyunlarınadır.
Bir Rümeysâ annemiz vardır. Çok kıymetli bir İslam hanımefendisi. Yaşı biraz evlenme yaşını geçmiş güzel ama kendisini İslamiyet’e vermiş, İslam propagandası yapıyor. Bu hanımefendiye, bir delikanlı rastlıyor. Diyor ki; “ben seni ne zamandır tetkik ediyorum. Çok beğendim. Seninle evlenmek istiyorum.” O da gayet ciddi bir şekilde diyor ki; “Sen de hali vakti yerinde, sağlığı yerinde, bugünkü Arap kızlarının beğeneceği bir erkeksin. Eksik bir şeyin de yok” deyince adam hevesleniyor. Diyor ki; “ demek kabul ediyorsun evlenme teklifimi” “ yok. Evlenme teklifini kabul etmedim. Ama kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu söyledim sana. Hakikaten sen kaçırılmayacak bir fırsatsın. Ama ben seninle evlenemem.” “ben gönlünde Allah sedâsı olmayanla birlikte olamam.” diyor. Bakınız Asr-ı Saadet’in yetiştirdiği bir kadına. Ve bunları da sokakta rahat rahat konuşuyor. Bir İslam kadını bir erkekle bir evlenme teklifini müzakere edebilir. Bu Hz. Rümeysâ’dan çıkan hüküm gereğince. Ondan sonra “Peki” diyor. Sonra arkasından bağırıyor. “Sakın ha taklid bir iman getirme bana. Ben Resulullah’a soracağım. Senin imanını yürekten bulursa evlenme teklifine o zaman evet diyeceğim” diyor.
Şimdi bu günün şartları içerisinde biz İslam’da bir mümine hanımefendinin Hz. Rümeysâ sırrıyla ihya olmasını istiyoruz. Biraz önce söylediğimiz evlenme çizgileri içerisinde ne kadar önemli olduğunu, bir toplumun buna nasıl muhtaç olduğunu gösteriyor. Şimdi daha önemlisi İslam kadınının devamlı aktif rolü oynamasıdır asr-ı saadette. Bunu çok iyi bilmesi lazımdır. Bugünkü mümine kardeşlerimizin bunu çok iyi bilmesi lazım. Devamlı aktif roldedir. Hiç kimse evinin köşesinde oturmaz, mümine kadın. Birtakım hizmetler yapar. Rızıkla ilgili hizmetler yapar. Bir taraftan devamlı ilim peşindedir, Kurân peşindedir. Bir taraftan da yeni bir mümine yetiştirmenin çok ağır mesuliyeti içerisindedir.
Bugün hep konuşuyoruz. Toplumumuz ne olacak, kurtulacak mı? Kurtulacaksa ki, inşallah kurtulur. Mümineye bağlıdır. Mümine bağlı değildir. Bunu çok iyi bilmek lazımdır.
Efendimiz o yüzden asr-ı saadet’teki hanımefendilere çok üst seviyede sevgi ve yakınlık göstermiştir. Buna ait bir kaç misal vermek istiyorum. Mesela Medine döneminde bile, çünkü şimdi bir de moda vardır Mekke döneminde böyleydi, Medine döneminde yasalar geldi Kurân’la değişti filan yok öyle bir şey. Mekke devrinin Medine devrinden hiç farklı bir tarafı yok. Mesela Efendimiz sohbetlerinde kadınla erkek aynı yerde otururdu, camide otururlardı. Tabii karışık değil de kadınlar bir tarafta erkekler bir tarafta otururlardı. Ve arada ne perde vardı ne bir şey vardı.
Asr-ı saadet deyince dört halife de dahil oluyor buna. Büyüklerimiz öyle yorumluyor. Bir örnek var ki akıllara durgunluk verir. Bir gün Hz. Ömer halife olarak Cuma namazı hutbesinde diyor ki; “Ey cemaat şikayetler alıyorum. Nikâh merasiminde kız evinden biraz zorluk çıkarılıyormuş. Erkek evine. Masraflarınızı biraz azaltın.” İslam’da nikâh müthiş bir olaydır. İslamdaki o nikâh aleminin içerisinde belli bir tazminat vardır. Boşandığı takdirde ödenecek bir para vardır. Bu mecburidir İslam nikâhında. “Bu mehirin verilmesinde müşkület çıkarıyorsunuz. Yüksek tutuyorsunuz.” diyor Hz. Ömer. Aynen hadisi nakleden zat diyor ki; “Arka sıralardan uzun boylu, yüzü çilli bir kadın kalktı dedi ki”. Bakınız şimdi burada iki unsur vardır. Hz. Ömer halife hutbe veriyor. Bu nakleden erkek olduğuna göre, uzun boylu olduğunu, çillerini gördüğüne göre demek ki arada bir perde yok. Ve Ömer’e diyor ki “Yanlış söylüyorsun Ömer. Âyet diyor ki; mehirleriniz istenilen biçimde vereceksiniz. Sen Kurân’ı değiştiremezsin.” diyor. Hz. Ömer bembeyaz oldu. “Sen haklısın” dedi diyor. İşte İslam hanımı bu. Yani halifeyi, Ömer gibi bir halifeye Kurân’ı savunabilen bir ilme sahip hanımefendi.
Onk. Dr. Haluk Nurbaki | STV- Kainat ve İnsan Programı |İslam ve Kadın Sohbeti
- Efendim İslam ve kadına ait yorumlar yapılırken birtakım kaynakların yazıldığı metinlere de baktığınız zaman böyle yorumlara rastlamak mümkün. Ama bizim yalnız kadın meselesine değil, bütün yaşayımızla örnek yorum yapmamız lazım gelen pencere asr-ı saadet’tir. Asr-ı saadet’te olmayan bir şey yok demektir. Çünkü Fahr-i Kâinat Efendimiz’in hikmetlerinden bir tanesi yirmi iki yıllık mücadele hayatında Kurân’ı yaşaması ve yaşatmasıdır. Onun için bu pencereden baktığınız takdirde doğruyu bulursunuz. Başka pencerelere giderseniz envai çeşit yanlış yorumlar yaparsınız. Bu mısraları geçmeden daha enteresan bir misal vereyim. Bugün yeryüzünde kadına bakış açıları en çok çenesi düşük yahut da toplumda hakim mevkide olan iki örnek vereceğim. Birisi marksistler, birisi masonlar. İkisi de kadını dördüncü sınıf vatandaş sanır. Bu tanıyışla onlar kendi içindeki bir tarz erkeklik gururunu tatmin etmek için veyahut kadınların zaafından uzak durmak için gibi görülür. Halbuki İslamiyet, kadına bakış açısında daha başlangıçta böyle bir korkuya lüzum olmadığını, kadının en mükemmel bir yerde olduğunu, zekasıyla, irfanıyla, kabiliyetiyle hele hele gönlüyle imanın en yüksek noktada olduğunu perçinlemiştir.
Şimdi bizim örneklerimiz için Asr-ı Saadet’te Fahr-i Kâinat Efendimiz’in davranışlarından örnekler vermek istiyorum.
Bir defa herkesin birçok hadis kitaplarında olan bir öykü vardır. Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Âişe ile koşu yapardı. Bu koşusu haftada bir olurdu bazen onbeş günde bir olurdu. Fakat mutab bir koşuydu ve Medine’nin çevresindeydi. Yani uzakta dağ başında filan değil. Herkesin gözü önünde bir koşuydu. Çok enteresandır, Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Âişe’nin yaşı itibari ile çevikliği itibari ile ekseri koşuda önde giderdi. Koşularda teklemeye başladı Hz.Âişe. Fahr-i Kâinat Efendimiz dedi ki; “Şişmanlıyorsun, ondan. Derhal perhiz yapacaksın, rejim yapacaksın.” Yeryüzüne ilk rejimi getiren Efendimiz’dir. Âişe annemize getirmiştir. Şimdi Hz.Âişe ile Fahr-i Kâinat Efendimiz’in koşu yapmasını seyreden bir insan, kadın-erkek ilişkilerinde nasıl başka bir pencere düşünebilir? Efendim ben filan kitapta okudum. Yok, hayır. Başabaş her hafta-onbeş günde bir bu koşuyu yapan Fahr-i Kâinat Efendimiz örnektir. Fahr-i Kâinat Efendimiz hiçbir işi kişisel olarak ortaya koymakla değil, kendinden sonra gelecek müminlere-müminelere örnek olsun diye yapar. Şimdi bunu seyrettikten sonra, benim bazen çok enteresan esprilerim vardır, bazı yörelerde erkekler önden yürür kadınlar arkadan yürür biliyorsunuz “Peki Hz. Âişe’nin koşusunu bunlar hiç okumadılar mı derim, nasıl arkasından yürütüyorlar derim.” İnsanlar her şeyi küçültüp yok etmeye, kıymetleri faziletleri, telef etmeye tüketmeye çok istidatlılar. Bunun da sebebi âşikar. Şeytanın, nefsin insandan aldığı bir takım iyiliklerin, faziletlerin başında bilhassa bu kadın-erkek eşitliği dengesine yaptığı suikasttır. Çünkü şeytan iyi biliyor ki kadın erkeği eşit, pırıl pırıl bir yuvada bulunmaları halinde meydana gelecek kuşaklar yepyeni müminlere medahar olacaktır. Bunu sarsarsa çok büyük kâr eder şeytan. Kadını erkeğe, erkeği kadına küstürürse bunu da yollarını bulmak için envai çeşit yanlış örneklerle olayları rencide etmiştir.
Şimdi Hz. Âişe annemizden söz açılmışken bir şey daha söylemek istiyorum. Mesela birçok yerlerde “kadın konuşmasın” derler. Niye? Çünkü bir gün Hz. Âişe annemiz Resulullah Efendimiz evde yokken bir âma gelmiş, kapıyı çalmış, çeriye almış. Sonra da Efendimiz gelmiş. Âma gittikten sonra Efendimiz demiş ki; “Aldın, konuşuyordun. Niye aldın” demiş. “Âmaydı, Yâ! Resulullah” “Ama kulakları duyuyordu” demiş “Konuşuyordun.” Sonradan öğrenmiş ki o âma yaramaz bir adam. Senin sesini duyuyordu demiş. Bir tek vakıa bu. Şimdi bu vakıayı alıyor, bunu işleyecek ki menfi taraftan “Bak Hz. Âişe’ye konuşma demiş. Kimse konuşmayacak” diyor. Bunu söylerken asr-ı saadet tarihini, Efendimiz’in bütün hadis külliyesini bilmeden kimse hüküm sahibi olamaz. Ama diğer taraftan Fahr-i Kâinat Efendimiz özellikle alem-i cemâle intikal etmesine yakın günlerde kendisine İslam hukuku üzerinde ashabın sorduğu soruları cevaplamıyor. Diyor ki; “Benden sonra Âişe size öğretecek.” Ve hakikaten Efendimiz alem-i cemâle teşrif ettikten sonra perdenin arkasına çekildikten sonra İslam hukukunu Hz. Âişe ashab’a seminer yaparak öğretti. Peki o sus kelimesi ile bunu nasıl paralelleştirir siniz?
Yani asr-ı saadet’i ciddi olarak her şeyi ile çok iyi bilmek lazım. Konuşurken, onların arasındaki espriler yaşarken ve o esprilerin içerisindeki sıcaklığı anlamanız lazım ki Hz. Âişe’ye Efendimiz’in gösterdiği yakınlığı yahut diğer eşlerine de aynı yakınlığı göstermiştir. O yakınlığı siz de uygulayabilirsiniz. Ama siz o sıcaklığın farkında değilsiniz. Mesela Efendimiz o son günlerinde alem-i cemâle teşrif etmeden ateşli bir hastalık geçiriyordu. Ağzı kuruyordu. Misvak istedi. Bir misvak verdi Hz. Âişe. Onu dişlerine götürdüğü zaman dedi ki “Bu çok sertmiş” yani ateşli de olmanın etkisiyle “Bunu biraz ağzında yumuşat ver bana”. Hz.Âişe kendi dişlerinde misvağı yumuşattı. Onu verdi. Efendimiz de rahatlıkla misvağı kullandı. Tabii bu olayda iki büyük hadise vardır. Hasta iken bile Fahr-i Kâinat Efendimiz dişlerini temiz tutmanın örneklemesini yapıyor. İkincisi de, bir eşe karşı yakınlığı gösteriyor. Bunlar çok önemli olaylardır. Bunları gözden kaçırarak böyle kendisinden yirmi metre arkada eşini yürütmek İslamiyet değildir.
Şimdi yine asr-ı saadet’e ait örnekler vermek istiyorum. Bu örneklerden bir tanesi kadının çalışması konusunda. Medine devleti kurulduktan sonra Medine Belediyesi bir numaralı olay oldu. Yeryüzünde ilk belediye Medine’de kuruldu. Efendimiz böyle bir teşebbüste bulundu. Ve bu esnafın kontrolü için, halkla esnaf arasındaki münasebetleri tesis etmek için böyle bir teşebbüste bulundu. Ve ertesi gün “Birisini tayin edeyim, bu işi halletsin” dedi. Şimdi o andaki esnaf bu andaki esnaf da bir oylama mı yapsak kim gelse bu işin başına diye. Herkesi Hz. Ömer der. Hem adil, hem de sert. Bundan iyi belediye başkanı bulunur mu tabiriyle? Tabii hiç kimse hatırından bir şey geçiremez. Fahr-i Kâinat Efendimiz neyi söyleyecekse kendisi söyleyeceği zaman geçerlidir. Önceden telkinatı olmaz. Ertesi geldi dedi ki Medine’ye “Şifa’yı Belediye Zabıta Müdürü yaptım” der. Hz. Şifa bir hanımefendi mümine. Şimdi bu olayı seyrettikten sonra “kadın çalışır mı, çalışmaz mı” diye kim ne konuşacak onu bana söyler misiniz? Bu olayı seyrettikten sonra Hz. Âişe’nin bir hukuk profesörü rolü ile, bütün ashabı eğittiğini gördükten sonra kadını dışlamak gibi çalışma hayatından geride bırakmak gibi, bantta yayınladınız kadın çalışırsa evlerindeki koşullar iyileştirilmezse, o ayrı bir mesele, ama kadının çalışmasına çok ciddi ölçüler içerisinde Efendimiz müsaade etmiştir.
Yine bu örnekler içerisinde savaşçı kadın olarak, üç tane Nesibe vardır İslam tarihinde, bir Nesibe de çok iyi savaş bilen bir hanımefendidir. O savaşlara gitmek ister. Efendimiz der ki, “Gel de, yaraları sararsın.” Çünkü yaraların sarılması konusunda Hz. Fâtıma’ya ve Hz. Esma’ya da görev vermiştir. İlk hemşireliği Hz. Fâtıma Uhud’da başlatmıştır. Bu Nesibe annemizin bu teşebbüsüne der ki “Yâ Resulallah! Ben yaraları sarmaya gelmiyorum. Ben savaşmaya geleceğim. Silahımla geleceğim ve savaşacağım.” Açık açık peşin beyan edeyim. “Tamam” diyor “Gel”. Demek ki kadının bir anlamda savaşacak biçimde askerlik yapmasına izin veriyor demektir.
Körfez savaşı sırasında Amerikalılar Suudi Arabistan’da “İşte aman kadın asker götürmeyelim Suudi Arabistan’ın din kavramlarına aykırıdır” diye hiç unutmuyorum beyanat vermişlerdi. Dünyanın gafleti tabii ondört asır geçtikten sonra bu gafleti gaflet haline getirirseniz böyle olur.
Şunu demek istiyorum asr-ı saadet’teki o incelikleri seyredebilmek, o incelikleri varlığını iyice içine sindirebilmek İslam’da kadına bakış açısını yavaş yavaş teneffüs etmeye sebep olur. Niye böyledir, niye çok önemlidir İslam’da kadın? Fahr-i Kâinat Efendimiz bir gün Sûre-i Vâkıa inzal olduğu zaman 75. âyetine kıyasen ki o âyet kara delikleri bildirir. Ona kıyasen diyor ki “Bu sureyi herkes ezberlesin, öğrensin. Ama daha çok anneler öğrensin. İslam hanımları öğrensin. Çünkü İslam hanımları çocuklara İslamiyet’i öğretecek, Kurân’ı öğretecek, en önemli odak noktalarıdır. Onlar öğrenirse bu âyet müslümanlar tarafından kıyamete kadar öğrenilmiş olur” diyor.
Binaenaleyh İslam’da kadın ve erkeğe eşit olarak ilim farz edildiği halde zaman içerisinde bu farzdan caymalar olmuştur. Nasıl caymalar olmuştur.? Emeviler devrinde ve Abbasiler devrinde kadın ve erkeğe eşit şekilde ilmin farz olması yoruma tabii tutulmak istenmiştir. Bazı bilim adamları çıkmışlar demişlerdir ki “evet olsun ama imkanı yok”. Yani şimdi o zaman için tabii 200 bin-300 bin müslüman oldu “bunlara biz nereden ilim öğreteceğiz.” Nereden biz tedrisat yapacağız demek istediler. Halbuki ilmin farz oluşunu tekrar farzdan çıkartabilmek için ancak emr-i Peygamberin olması lazım. Eğer Peygamber Efendimiz’in net bir emri varsa, ilim farz-ı kifayedir deseydi, farz-ı kifaye demek, farzdır ama bir kısım müminler yaparsa diğerleri yapmasa da olur şeklindedir. Bunun en iyi örneği cenaze namazıdır. Yani cenazeye herkes gidemezse birkaç kişinin gitmesi farz-ı kifayeyi yerine getirir. Diğer müminler de gitmiş gibi farzdan kurtulur.
İşte ilmi evvela kadından almanın anahtarını böyle buldular. Farz-ı kifayedir. Kadınların ilim öğrenmesine lüzum yoktur. Emevi ve Abbasi devirlerinde, ondan sonraki kavimlerin, ondan sonraki İslam ülkelerinin de kısmen işine geldi. Ama ne kadar gelirse gelsin İslam sahnesinde veliyeler dahil âlimler, yorumcular, vaizler dahil hiçbir zaman kadın Fahr-i Kâinat Efendimiz’den emanet aldığı bu yüce dini anlatmakta ve bu yüce dine hizmet etmekte geri kalmadı. Daima direk ondan almış gibi yürüttü. Bu çok büyük bir Fahr-i Kâinat Efendimiz’in mucizesidir. Yani kadınlara teveccühü asr-ı saadet’te ve onları yetiştirmesi, tâ günümüzdeki İslamiyet’in yorumunda çok önemlidir. Bugün Türkiye’de ben işte aşağı yukarı 55 senedir bu işlerin içindeyim. İslam’ın milletle olan uyumu içerisindeyim. Beni en çok hayran bırakan bir hikmet, müminelerin, gönülden Efendimiz’in mesajını alarak çağımızda İslam davalarına sahip çıkmalarıdır. Tabii onların sahip çıkmaları her müminin sahip çıkması doğal gibi görünür ama İslamiyet, kadın açısından, o kadar hor görülmüş, iftiralara uğranmış, yaralanmıştır ki yani bir kadın dışarıda seyrettiği zaman eyvah İslamiyet beni adam saymıyor, benim orada ne işim var deyip geri durması lazım gelirken bugün Türkiye’de mümin-mümine istatistiği yapılsa mümineler daha ağır basar. İnşallah bu Fahr-i Kâinat Efendimiz’in elini verme sırrıdır. Bu srrın içinde çok önemli bir nokta daha var.
Şimdi müminelerin önemi, gönül pencerelerinin daha yufka olmasından ileri gelir. Hem erkek mümin hem de mümine gönlünde, Allah’a yönelen o müthiş bir cazibenin sevgi coşkusunun fırtınasındadır. Bu fırtına, kadınlarda daha etkindir. Etkin olmasının hikmeti de, yavrularına karşı besleyecekleri şefkat ile yine çok önemli bir sırr-ı ilâhidir. Nedir sırr-ı ilâhi? Bir kadın hamile kaldığı zaman ne olur biliyor musunuz? Hiç düşündünüz mü? Mümin kadın hamile kaldığı zaman sekiz hafta biyolojik erişmeyi sağlar. Biyolojik erişme nedir? İşte tek bir birleşen ilkah olan hücrenin 2’şer kat 8’er kat 16’şar kat büyüye büyüye belli bir varlık meydana getirmesini sağlar. Peki sağladı. Sonra ne olacak? Yani yeni bir insan doğarken nsıl bir operasyon yapılacak? Bu çok önemlidir. Şimdi biz dışarıdaki materyalistlerin düşündüğü gibi düşünmeyiz. İnsanın yaratılında genetik şifreden daha ötede bir hadise var. Allah’ın âyet-i kerime’de emrettiği “Ben Âdem’i topraktan yarattım. Sonra ruhumu nefy ettim” İlâhi cereyan verdim. Bunun en hafifi. Allah’ın kendi lisanı ile ruhumu nefy ettim demesi, ruhumu ışınladım demesidir. Peki bu çocuk hazır, bekliyor. Allah ruhunu nefy edecektir. Ki insan olsun. İster anne kâfir olsun, mümin olsun hiç önemli değil. İşte iki aylıkken veyahut sekiz hafta ile on hafta arasında ilâhi ışın gelir annenin rahmine. İlâhi ışın geldiği için de rahime yani uterus diye bildiğimiz organa Allah’ın Rahîm ismi verilmiştir. Durup dururken verilmemiştir. Çünkü Allah tecelli edecektir. Bir an. İlahi ışın zuhur edecektir. Zuhur etmesi alelade bir hadise değildir. eğer bir mümine ise gönlünde Allah zevki Muhammed sevdası yaşatıyorsa sekiz ila on hafta dediğimiz o hafta içerisinde ilâhi cereyanla yeni bir dünyanın mekanizması başlayacaktır. Artık o anne olmuştur. Bütün hayatının fonksiyonlarından vazgeçer. O kadar vazgeçer ki kendinde vitamin bitse çocuğa gönderir.
İşte İslamiyet’in aslında Fahr-i Kâinat Efendimiz’in kadına bakış açısı bütün bu sırları bildiği için özünde ve hikmetinde müthiştir. Biz bu anne rahmine intikal etme olayını ruhun ancak kandiller vasıtasıyla biliyoruz. Fahr-i Kainat Efendimiz’in ruh-u Muhammedî’sinin Hz.Âmine’nin karnına intikali anı hepimizin bildiği Regaip kandilidir. Ve onu da tanımlarken kitaplar işte Efendimiz’in bazıları rahme düştüğü an derler tutmaz ay çünkü mevlüd ayı 12 rebiülevvel bellidir, bazıları alem-i ervaha intikal etti derler ki o doğrudur. işte o arada Regaip kandili ile Mevlüd’ün arasında on haftalık bir mesafe vardır. Oradan biliyoruz ki ruh, sekiz ila on haftada anne rahmine gelir.
Ve kadınların namaz kılarken ellerini göğsüne koymaları Cenab-ı Hakk’ın tecelli ettiği bir merkezi kapatmamak içindir. Mümine öyle düşünür. Çünkü bir mümine biliyor ki Cenab-ı Hakk’ın bir an da olsa bir tecellisi oldu.
Fahr-i Kâinat Efendimiz’in bütün bunların şifrelerini bize verirken dikkat ederseniz, annelere karşı olan saygıda sevgide bir örnek vererek “Cennet onların ayaklarının altındadır” emri ile çıkartmıştır ama işte bu ayaklarının altındadır sırrı, bütün şu anlattığımız biyolojik maceraları anne rahmindeki ilâhi cereyanın intikalini ve buna bağlı olarak annenin gönlündeki zarafeti temsil etmek içindir.
Şimdi annenin gönlündeki bu zarafeti ele alınca anne olmanın çok değişik hikmetlerini ele alınca İslamiyet artık anneye nasıl bir çeşit bakacak, kadına nasıl başka çeşit bakacak çok iyi düşünmesi lazımdır. Zaten herkes ne söylerse söylesin Efendimiz’in tatbikatı ortadadır. Kadına eşitliği, ilim özgürlüğünü, ilmi emretmiştir. Kendisi verdiği vazifelerde bunu göstermiştir.
Fahr-i Kâinat Efendimiz’in kadına bakış tarzında herkese duyurulur. İkinci akaben gıyabında Medine’deki devleti teşkil edecek bir konsey kurdu. On iki kişilik bir konsey. İkisi kadındı. Birisi Hz. Nesibe idi. Demek ki bir siyasi ve idari organizasyonun içerisinde bile tayin etmiştir.
Bunları görerek İslam’ın kadına başka çeşit baktığını düşünmek gaflet değil, bir tarz ilmi güzellikleri fark etmeme ihanetidir. Kasdi bir hadisedir. Yoksa İslam kadına mevkinin ve kendisinin kabiliyetlerinin en üst düzeydeki köşesine ayırmıştır. Baş köşeyi.
Şimdi bu baş köşeyi nasıl tutacağız, nasıl bulacağız ve böyle karmakarışık bir toplum içerisinde bırakın kadının mevkiini erkek de kendini anlamış değildir. mümin olmak az bir hadise değildir ki. Müminler yerini anlamamıştır ama müminelerle uğraşıyor. Hiç uğraşmasın. Çünkü zaten mümin öyle bir ilâhi hukukun temsilcisidir ki, mümineye hizmet etme aşkı taşır. En güzel misali de Fahr-i Kâinat Efendimiz Hz. Ali’nin düğünde vermiştir. “Yâ Ali! Bundan sonra sen Fâtıma’nın kölesisin. Yâ Fâtıma! Bundan sonra sen Ali'nin cariyesisin.” diyerek bu hizmet alış-verişindeki şevki simgelemiştir.
Bugün toplumumuzun içerisinde özellikle benim canımı sıkan mümin ve müminelerin arasındaki rahatsızlıkları anlamak mümkün değildir. bu o kadar büyük bir nimettir ki, bir mümini bir mümineye vermesi Cenab-ı Hakk’ın çok büyük bir nimettir. Bu iki müthiş gücün yan yana gelmesi ancak yeni bir müminin yeni bir müminenin doğması için bir ilâhi zikr sofrasıdır.
Bugünkü konuşmamızın asıl merkezi İslamiyet, kadına öyle bir pencereden bakmıştır ki bütün dünya toplansa o kadını adam yerine koymayan masonlar , marksistler bir araya gelse üç yüz yıl daha felsefe yapsalar, İslam’da kadının yerini bulamazlar. Çünkü İslam’ın kadını koyduğu yer insanın güzelliği, insanın zekası, insanı Allah sevdasına yaklaştırdığı yerdir. Bu yer çok müthiş bir yerdir.
İslamiyet’in kadına bakış açısının tümü bu merkezlerden cereyan etmiştir. Efendimiz’e sorulduğunda “Siz dünyadan neyi sevdiniz?” diye “Kadını” demesinin hikmeti budur. Bu hikmet biraz daha açılmaya muhtaçtır. Çünkü ilâhi cereyan yansıdığı zaman, gözlerin arkasından bir ilâhi kıvılcım çıkar diye, iki fazda yansır. Ya Allah kendi üstüne yansır ya Fahr-i Kâinat Efendimiz’in üzerine yansır. Nasıl olur bu ? Bu çok uzun ve ayrı bir konudur bu. İşte böyle bir halde eğer Cenab-ı Hak Fahr-i Kâinat sırrına yansımışsa buna mâşukiyet makamı denir. Ve kadın mâşukiyet makamının temsilcisidir. Yani Allah’ın kendisine sevdalı olduğu bir makamdır. Bu makamda da Allah’a niyaz, Allah’a yalvarış çok nazik ve fevkalade bir çizgi altındadır ki Hz. Mevlana bunu çok güzel bir cümle ile bunu belirtiyor. Diyor ki “Aşk makamı -Cenab-ı Hakk’ın o gizli ve şiddetli cereyanı, Rahman sıfatından fışkırıp da her şeyi silip süpürüp yalnız ben varım diyen o cereyanı- ve siz onu bülbülde temsil edersiniz. Bülbülün şarkılarında seyredersiniz. Halbuki hiç biriniz lutfedip de gülün aşkını seyr ettiniz mi? Bir gülün tomurcuktan açılana kadar geçirdiği safhayı seyr ettiniz mi? O mâşukiyet makamındadır.” Gül söyler herkes onu bilir derdini ama bülbülün derdi ne bilmezsiniz. Bir müminenin mâşukiyet makamında bulunmasının ne kadar müthiş bir şey olduğunu söylemek için dile getiriyorum. O kadar o yapraklar açılırken öyle bir raks içerisinde çalışır, Allah’a karşı o kadar şiddetli bir arzu duymaktadır ki en sonunda gözleri yaşarır. Çünkü o açılan gülün belli bir dereceye geldiği zaman mutlaka üzerinde şebnem vardır. Yani su zerrecikleri vardır. Ve sonra bir koku salar ki bülbül farkında olsa da olmasa da o müthiş sevdaya yeniden yakalanır.
İslamiyet kadını hangi pencereden aldı dedikleri zaman biz bu pencereden alıyoruz. Bunu böyle tanımayan İslamiyet’de kadını bir aşağı merdivende sayan utansın. Utanmaları varsa. Çünkü o kadar çok yüksek mevkilere getirmiş ki İslamiyet aslında seyredilmesine bile yürk tahammül etmez.
Allah inşallah yeni yetişen nesillere mümin ve mümine olmak hazzı versin ve hiç elinizden almasın. En yüksek mevkilerde Cenab-ı Hakk’ın sevdasında Fahr-i Kâinat’ın hiç kimsenin değiştiremeyeceği o müthiş mucizevi sırrı içerisinde topluma hizmet etmiş olun.
Çünkü Fahr-i Kâinat Efendimiz sevda-i ilâhi’nin yansıdığı merkez olduğu için. Fahr-i Kâinat Efendimiz’e ait meseleler, ışıklar, O’nun tercih ettiği yol, O’nun getirdiği insanlığa yorum, azalması, kısılması, kısıtlanması, heder edilmesi mümkün değildir. Allah’ın zevkine ters düşer. Allah’ın zevki Fahr-i Kâinat Efendimiz’in lütfen tenezzül edip yaşadığı şu dünyada O’nun yetiştirdiği mümin ve müminelerin kendisine sevdalanmasıdır.
Onk. Dr. Haluk Nurbaki | STV- Kainat ve İnsan Programı |İslam ve Kadın Sohbeti
- Burada ben bütün dinleyicileri bir noktaya çekmek istiyorum. İslamiyet kadına nasıl bakıyor dendiği zaman, sağdan soldan duydukları, yok Afganistan’da kadına şöyle yapılmış yok filan memlekette kadın şöyle hakir görülmüş gibi dedikoduları bıraksınlar. Asr-ı Saadet’teki kadın ne imiş onu öğrensinler. Ben onları öğretmeye çalışacağım.
Asr-ı Saadet’te Fahr-i Kâinat Efendimiz, kadına hangi gözle bakmışsa biraz önce arz ettiğim Kurân’ın bakış tarzının bir yorumudur. Efendimiz’in bakış tarzı, bu çok önemlidir. Ve bu öneminden dolayı asr-ı saadet’te kadın, Efendimiz’in yorumuyla, bütün düşüncel güzellikleri temsil eden bir varlık olmuştur. Daha evvel de arz etmiştim ilk onbir müslümanın altısı kadındır. Sıradan bir isimleme değildir bu onbir müslüman, çok Yüce insanlardır. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in etrafında ona hizmetle büyük şeref kazanan bu Yüce annelerimizin çok önemli ortak vasıfları vardır. Nedir bu ortak vasıflar? Hepsinin âlim oluşu. Hepsinin şâir oluşu. Hepsinin hayata hiç önem vermeden elinde ne varsa diğerleriyle paylaşması. Bu çok önemli bir hadisedir. Şimdi ben zaman zaman düşünüyorum. Ben bu uzun ömür çilesi içerisinde edebiyata da çok emek vermiş bir insanım. Gerek doğu edebiyatında, gerek batı edebiyatında pek çok şiirleri gözlemiş, duygulanmışımdır. Fakat hayatta benim en çok duygulandığım böyle bir edebiyat şaheseri olamaz dediğim şey, Hz. Fâtıma’nın bir şiiridir. “Eğer Resulullah’dan sonra, Resullulah’ın âlem-i cemâle intikali ile benim üzerime dökülen musibetler gecenin üzerine dökülseydi karanlığın rengi değişirdi” diyor. Böyle bir şiir tasviri olmaz. Ben hiç rastlamadım. Karanlığın rengini değiştirecek bir acıyı ifade ediyor. Böyle sıradan şairler değillerdi. Hz. Âmine de çok müthiş bir şairdir. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in annesi. Sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz’in çok sevgili eşi Hz. Hatice de çok kıymetli bir şairdir. Bunlar tesadüfen bir araya gelmiş insanlar değillerdir. Size işin çok garip bir cilvesini daha anlatayım. Asr-ı saadet’i iyi öğreneceğiz inşallah ki İslam’da kadına sahip çıkabilelim. Pek çok İslam Yücesi annemiz asr-ı saadet’te en iyi Arapça bilen âlimler olarak bilinirler. Arabistan’da çok geçerli olan lisanı iyi bilmek demek, şiirle paraleldir. Bir şair bir şiir yazdığı zaman, bir meclisde okuduğu zaman, iyi Arapça bilenler, beğenip beğenmemeyi şiirin akışından dolayı değil, Arap gramerinin oturup oturmadığı, tarafından ele alırlar. Birçok şair şiirlerini Hz. Âişe’ye okutmadan neşretmezdi. Ve aynen getirdiğinde “Senden iyi Arapça bilen yok buradaki hatalarımız varsa bize göster ne olur.” Hakikaten herkes müttefiktir ki asr-ı saadet’te en iyi Arapça bilen, tabi Efendimizi böyle her şeyin üzerinde müteala etmek lazım, Hz Âişe idi.
İşte biz İslam’da ve Kurân’da kadının eşitliği derken bu çizgiyi kast ediyoruz. Yoksa kadının kendi kendine birtakım kavgalar çıkararak, bir mevkide yan yana oturduğu masadaki insanlara bakış tarzını filan kast etmiyoruz. Eşitlik, üstünlükteki eşitliktir. İslamiyet, kadın eşit derken, sıradan hâşâ iki canlı var gibi, öyle demiyor. Üstünlükte de eşitsiniz diyor. Nitekim Yüce Kitabımızın çeşitli âyetlerinde Allah’a ibadet emredilirken, Allah’a zikr emredilirken, Allah’a sabr emredilirken, tek tek Allah’a ilmen yakînlik emredilirken tek tek sayılıyor. “Mümineler zikrediniz”. “İşte müminler zikrediniz, mümineler zikrediniz”. “Müminler sabr ediniz, mümineler sabr ediniz”.
Demek ki en üstün insanlık vasıflarında Kurân’ın hitab ettiği bir varlık kadın. Şimdi bu kadını, o köşede asr-ı saaddet’te Efendimiz’in lütfen, kerem buyurduğu üzere bir santim aşağı almaya ne ilim adamının, ne yorumcunun, ne müfessirin hakkı yoktur. Çünkü eğer böyle bir hak tanırlarsa karşılarına ilk mümin Hz. Hatice idi, ilk şehit Hz. Sümeyye idi, onlar çıkar, mahcubiyetinden değil cennette gidecek yer bulmak, cehenneme gidecek yer bulamazlar. Bu bakımdan bu eşitliği, fazilet, ilim ve Allah’a yakînlik noktalarında tesbit etmemiz lazım. İşte İslam’da kadının erkekle eşitliği çok önemli noktalardadır. Allah’a yakînlik açısından, fazilet açısından, ilim açısından erkekle eşittir.
Yine asr-ı saadet’de Efendimiz’den sonraki yıllarda -Efendimiz âlem-i cemal’e, Efendimiz’den sonraki yıllar benim dilime pek kötü geliyor, çünkü Efendimiz bir yere gitmiş değildir, perdenin arkasındadır- hacılar uzun müddet Hz. Nesibe’de çok uzun yaşamış, Hz. Esma da uzun yaşamış, Hz. Âişe annemiz de, onlar kadar olmasa da uzun yaşamış, onların sohbetini dinlerlerdi. Dünyanın dört bir tarafından gelen hacılar onların ilminden çoğalan sohbetleri dinlerlerdi. Bunlar çok büyük olaylardır. Bu olayları anlamadan İslamiyet’de kadını anlamak mümkün değil. Bir müminenin kendisini anlaması mümkün değildir.
Onk. Dr. Haluk Nurbaki | STV- Kainat ve İnsan Programı |İslam ve Kadın Sohbeti
- Efendim İslamiyet’in kadına bakış tarzını layıkı şekilde anlayabilmek için bir önceki sayfasını tarihin çevirmek lazım. Yani İslamiyet yeryüzüne teşrif ettiği zaman kadın neydi? Ondan öncesi neydi? Çok istisnai toplumlarda kadına ait bir parça yaşama şansı verilmiş görüntüler var ama genelde bütün yeryüzünde, İslamiyet teşrif edene kadar kadın daima hâkir görülmüş, eksik görülmüş, ezilmiş yani âdeta erkeğe nazaran daha kaslarının zayıf oluşu vesile tanınmış. Buna öyle çarpıcı misaller vermek mümkün ki mesela İslamiyet’in zuhur ettiği yıllarda Çin’de kadınlara isim konmazdı. 1 numaralı kadın, 2 numaralı kadın 3 numaralı kadın denirdi. Hristiyanlarda, Hristiyan kadınının İncil’e dokunmaları yasaktı. Yani yalnız bütün Ortadoğu’da veya bir başka yerde değil, kadın daima horlanmış ve eksik kabul edilmiş. Zekasıyla eksik sanılmış, kabiliyetleri ile eksik sanılmış ve hayat hakkı da işte zaman zaman bir görüntü halinde verilmiş geri çekilmiş, gibi bir manzara var.
Şimdi İslamiyet’in zuhuru ile beraber meydana gelen kadına bakış açısı tamamen değişmiş. Çok enteresan bir misal vermek istiyorum. Hz. Câfer başkanlığında Habeşistan’a ilk hicret eden müslümanlar Habib-i Necaşî’ye sığınınca müşrikler gelip Müslümanları geri götürmek teşebbüsünde bulundular. Burada kalır aleyhimize propaganda yaparlar, yeni bir yayılma imkanı bulurlar diye. O zamanlar Necaşî, Câfer-i Tayyar Hazretlerini dinleyerek İslamiyet’ten kastınınız nedir demek istedi. O arada çeşitli konuşmalar oldu, şimdi tabii konumuz o değil. Orada bir cümle kullandı. “Kadın, erkekle eşittir” dedi Habib-i Necaşî’ye. O sırada birden müşriklerin temsilcileri “Gördünüz mü efendim, parayla alıp-sattığımız kadını bizimle eşit sayıyor. Biz bunlara nasıl tahammül edelim” diye bağırdılar. Yani bu tepki çok enteresandır. Demek ki İslamiyet’in ilk el attığı konulardır. Çünkü kadına bakış tarzı zaman içerisinde tekrar çeşitli İslam ülkelerinde olsun, kavimlerinde olsun geleneksel baskılar yeniden türemiş, üremiştir. Ve bugün çeşitli İslam ülkelerinde kadına bakış açısındaki yanlışlıkları varsa bu tamamen kendi geleneklerinden gelen tarihe ait bir irticadır. Kendi tarihlerine geri dönmüşlerdir. Çünkü kadın ezmek, o zaman gündemde olan erkeğin, sanki bir numaralı işidir.
Şimdi bu açıklamaların hepsini perdenin arkasına atarak, İslamiyet’in kadına nasıl baktığını anlamak için ilkesel yaklaşımı ele geçirmemiz lazım. Yine çok ilginçtir; İslamiyet’in belki de bir buçuk ayı dolmamıştı Fahr-i Kâinat Efendimiz henüz bir avuç müslüman varken, 50-60 müslüman varken, bir tebliğ yayınladı. Dedi ki; “Kız çocuklarınızı istemediği kişiyle evlendirmeyeceksiniz.” Bu ve bunu da tebliğ ederken müslümanlara “Herkese söyleyin, müslüman olmayanlara da söyleyin.” Bu çok kötü bir şey, bu çok yanlış bir gelenek. Halbuki, o devirde var, hâlâ bu devirde de var yani babanın bir nevî ticaret metaaı. Kızını satacak, para alacak filan. Şimdi İslamiyet’in çıktığının kırkıncı gününde kadının evlenme rızasının şart olduğunu ortaya koyarak ilk büyük tokadı attı erkil toplumlara, kadını küçük görmek isteyenlere.
Ondan sonra İslamiyetin, birdenbire bir yanılgının farkına varıldı ki bugün hala Arapça bilmeyenler bu konuyu iyi anlayamazlar. Yeryüzünde kadına hitâb eden ilk eser Kurân’dır. Neden böyle söylüyoruz? Bazı lisânlarda erkek ve kadına hitâb cümleleri farklıdır, gramer olarak. Arapça’da bunlardan bir tanesidir. Kurân, kadına bu bakımdan ayrı ayrı hitâb etmiştir. Yani kadını ilk defa muhatab sayan ve erkeğe ne söylenirse kadına da aynı şeyleri söyleyen ilk yazılı belge, eğer bugünkü tabirle caizse Kurân’dır. Binaenaleyh Kûran’ın özellikle gramer yapısı içerisine kadının varlığını çok net biçimde sokması zaten İslamiyet’in kadına ne gözle baktığını baştan vurgulamıştır.
Şimdi ben bunlardan önce bir şey söylemek istiyorum size. İslamiyet’in bize hilkâti tanıtması çok enteresandır. Hilkât, yaratılıştır. İşte kısmen hadislerden kısmen yine diğer dini vesikâlardan öğreniyoruz ki, Âdem yaratıldıktan sonra yalnızlık çekti ve sonra Cenab-ı Hâk Âdem’e bir uyku verdi, kaburgasından Havva’yı yarattı. İşte bu birçok fıkralara da vesile olmuştur. İşte Havva ara sıra gelir, Âdem’in kaburgalarını sayardı acaba başka bir kadın daha mı çıktı diye kadın kıskançlığını anlatmak için. Şimdi acaba buradaki hikmet nedir? Bize bu mesajın verilmesindeki hikmet nedir? Cenab-ı Hâk Âdem’i yarattığı gibi Havva’yı yaratmaktan aciz değildir. Eğer Cenab-ı Hâk kadını ayrıca Âdem gibi yaratsaydı, kavga bitmezdi. Kadın mı üstün, erkek mi üstün? diye. Halbuki Cenab-ı Hâk, “kaburgasından” dediği hadise bugün biyolojik olarak biliyoruz ki “genetik şifresi”. Âdem’den aldığı genetik şifreden kadını yaratmıştır. Onun için tıpatıp aynıdır. Binaenaleyh, kadının yaratılışı dahi erkekle tıpatıp aynı olduğunu, başlangıçta gündeme getiriyor. İslamiyet bu açıdan bakıyor. Eğer kadın ayrı yaratılsaydı dediğim gibi envai çeşit spekülasyon yapılırdı, eksik yaratılmış denirdi, beyninin gramı az denirdi. Halbuki Allah bu kapıyı kapatmak için Âdem’in genetik şifresinden tekrar etmiştir. Bu ne demektir? Tıpatıp aynı olmak demektir bilimsel olarak. İslamiyet bunun çok iyi bilincindedir. Madde bir, ikinci madde daha müthiştir.
Genetik şifre eşitliği ortaya çıktıktan sonra, İslamî yorum çünkü bu kaburganın içinden alınan şifreyle yaratılmış kadın. Bu İslamî yorumdur ve eşitliğin yüzde yüz olduğunu beyan etmektedir aslında. İkinci yorum daha müthiş bir yorum. Sûre-i Yâsin’de, “sizleri ezvac olarak yarattık nefislerinize” derken erkek ve kadının, ezvac kelimesi Türkçe’de karşılığı olmayan bir kelime. Bu kelime, Latince kökünde Parite, Anglo-Sakson lisanında Pariti diye isimlendirilen bir kelime ki, bu ikizlik değildir. Onun için Türkçe lisanına eş diye çeviremeziniz pariteyi. Parite demek, zıt eş demek. Bunun anlamı da şu; birbirine tıpatıp eşit olan iki şeyin bir noktada ters özellik göstermesidir. Şimdi Sûre-i Yâsin’in 36. âyetinde “sizin nefslerinizden ezvac yarattık “ deyince ne oluyor? Kadınla erkek tıpatıp aynıdır. Zihni de, aklı da, bedeni de, kabiliyeti de. Sırf ezvac kelimesini yırtamazsınız. Çünkü Kurân, Arapça’nın sınırlar ötesi bir yorumudur. Orada Parite kelimesini kullanmışsa mecbursunuz ona uymaya. Çünkü bu âyet ayrıca şöyle bir enteresanlık kesbediyor. Bu okuduğumuz 36. âyetteki “sizlerin nefslerinize sizleri zıd eşler olarak yarattık” nefslerinize yani dişilik-erkeklik gibi, sonra da topraktan çıkan her şeyde ve daha bilmediğimiz her şeyde ezvac olarak yarattık diyor.
Bu son cümle daha bilmediğimiz her şeyde ezvac olarak yarattık cümlesi Adrien Dirac'a nobel ödülü aldırdı. Ama pozitron’un keşfinden sonra Anderson isimli çok büyük bir fizikçinin keşfettiği pozitrondan sonra elektronla kıyaslayarak evrende yaratılmış bütün varlıkların zıd eşler halinde ezvac yaratıldığını tesbit etti. Ki bu aynı zamanda ünlü Parite teorisi diye adlandırılıyor. Bu teoriyle Nobel aldı. Kurân her şeyden çok üstündür. Sûre-i Yâsin’in 36. âyetinin son cümlesi Nobel aldı. Bunu niye söylüyorum? Yüce Kitabımızda birtakım olaylar içli-dışlı birbirine kenetlenmiş halkalar haline gelir. Kadının erkekle eşitliğini zıd eşlik özelliğiyle bildiren kural, aynı zamanda fiziki mucizeyi de satırları arasına alarak, bu âyete çok dikkat edin demektedir. Binaenaleyh, kadın ve erkek ezvacdır. Zıd eştir, tıpatıp birbirinin aynıdır. Bu eşitliğe Kurân’ın kadına hitab özelliği ve âlemin yaratılışındaki hikmetler bir araya geldiği zaman İslamiyetin kadına başka türlü bakması mümkün değildir. Dediğim gibi, bakan toplumlar olmuşlarsa kendi geleneksel irticalarından dolayı bakmışlardır.
Onk. Dr. Haluk Nurbaki | STV- Kainat ve İnsan Programı |İslam ve Kadın Sohbeti
Batıdaki ailelere, aile yapılarına dikkat ederseniz; en büyük sorun, sevgi sorunudur. Sevgi yoktur çünkü. Yalnız aileler arasında değil ana-evlat arasında bile sevgi yaratılıştan gelen en düşük duygu olduğu halde onu dahi budaya budaya gönüldeki sevginin yetersizliğinden dolayı onu da budaya budaya öyle bir hale sokmuşlar ki artık o bile neredeyse ufalanmış, yok olmuş. İşte bu sevgi bunalımı sevgisizlik bunalımı dalga dalga bütün dünyayı sarmak istidadında tabi. İstidadında diyorum tam muvaffak olamadığı bölgeler var. Mesela Amerika’da tam muvaffak olamıyor. Çünkü Amerika’da tuhaf bir sosyal yapı var. Bilhassa Katolik cemaatlerin çok iyi cemaatlerine eriştiği ve kendi ölçülerinde ilmî duyguları iyi aktardıklarını müşahade ediyoruz. Ve dikkat ederseniz batıdaki genel olarak ahlaktaki zaaflardan pek çoğu Amerika’nın toplumunda yoktur. Fertler hariç. Yani muayyen yerlerde muayyen sefahat alemleri vardır o hariç ama onun dışında bir Amerikan kasabasında daima bir ailenin muhafaza olduğunu görürsünüz. Nispi olarak karşılıklı insanlar arasında bir sevgiyi müşahade ederseniz Avrupa da bunu bulamazsınız. Ben Avrupa’yı karış karış gezdim. Köylerinde kasabalarında nasıl yaşadıklarını bilirim. O kadar korkunç bir sevgisizlik bunalımı var ki ayakta durmaları mümkün olmayacak noktaya gelmişler, yıkılmak üzereler. Bu sevgisizlikten dolayı birbirlerine karşı kavgaları, tamamen maddeye dönen münasebetleri ve toplumun bir nevi dörtyüzdördü gibi yapıştırıcı ilacı gibi olan sevgiyi kaybetmeleri, toplumu yavaş yavaş parçalıyor.
Onlar mesela Avrupa Birliği’ni bir araya getirip güya daha toplum olmak bulunmak hevesinde. Halbuki fertler aile sevgisini yitirmiş, millet sevgisini yitirmiş. Onu sanıyor ki ben Avrupalıyım derim, niye Fransızım diyeyim anlamına getirmek. Hayır o temelde sevginin bitmesindendir. Çünkü toplumda kendi içlerindeki sevgiyi basit ölçülerde de olsa yaşata yaşata daha diri olurlar. İşte bu sevgi bunalımını düşündüğümüz takdirde mutlaka insanların mecaz şeklinde olsa da sevgilerine bir pencere açıp tetkik etmek lazım. Bu sevgiyi. Tabi insanların mecazi sevgisiyle nefsi sevgiyi birbirinden ayırt etmek lazım.
Şimdi nefs sevgisi başkadır, mecâz sevgisi başkadır.
Mecâz sevgi; İlâhi kazandan kaynayan büyük aşkın bir zerresi, bir kadınla bir erkeğin gönüllerine birer damla düşerse bu mecâz sevgidir.
Bu sağlıklı bir şeydir. Bazen çok şiddetli olabilir. Birtakım dengesizlikler yapabilir. Ama bu mutlaka sağlıklı bir şeydir. Bu sağlıklı olan mecâz sevgi, bir de nefsani sevgi vardır. Nefsani sevgi farklı şeydir.
Nefsani sevgi; tamamen seks duygularına dayanan sevgi kelimesi, fazladan konulan bir şeydir, ona arzu demek lazım, ona istek demek lazım.
Şu kız şu oğlanı arzu ediyor başka tür seviyor. Çünkü eğer orada bir sevgi varsa, işte mecâz sevgi ile nefsin sevgisi arasındaki farkı anlarsak, bir çok problemleri bu toplumun içerisinde daha doğrusu sevgi üzerindeki yanılgıları çözebiliriz.
Şimdi mecâz sevgisinde mutlaka işin bir kutsal tarafı vardır. O kutsal taraf, ceryanın ilâhi hazineden alınmasına bağlıdır. Onun için mecâz sevgisinde değişmeyen birtakım ana hatlar vardır. Birincisi; mütekabiliyet vardır. Karşılıklı olma zorunluluğu vardır. İkincisi; kesin fedakarlık vardır. Üçüncüsü; kusur görmemek vardır. Şimdi bu üç unsuru birden , taşıyan iki kişi arasında bir sevgi varsa buna mecâz sevgi denebilir. Peki bu tek olamaz mı diye düşünebiliriz. Tek de olabilir. Yani bir kişiden olur da karşı tarafa intikal etmemiş olabilir. Yalnız bu çok nadirdir. Ekseriya nefsi sevgiler tek olur. Yani isteği vardır. Karşı taraf bu isteğe arzulu değildir. Bu tek taraflı bir sevgidir. İşte bu ilerde kara sevdalara kadar götüren birtakım sonuçlar da doğurabilir. Çünkü insanlar istedikleri şeye kavuşamayınca, o istekleri şiddetlenir biliyorsunuz. Şiddetlenince o bunu iyice aşk sanır bu sefer. Halbuki kavuşabilseydi belki zerresi kalmayacaktı.
Şimdi nefsi sevgiyle mecâz sevgisi arasındaki en önemli fark aile sevgisi bahsini anlatacağım. Sevginin bir araya geldikten sonraki yıpranmamasıdır. Eğer sevgi bir araya geldikten sonra kayboluyorsa mecâz sevgi yoktur. Çünkü mecâz sevgi ilâhi yanı olduğu için basit birtakım tensel ilişkilerle sönmez. Nefs sevgisi arzusu söner. O nefsten gelmiştir. Tensel ilgiden sonra söner o. Ama mecâz sevgi, kelimesi caizse evlenmekte sönmeyen devam eden bir sevgidir ve hoş bir şeydir, güzel bir şeydir. Ancak bir şeyi unutmamak lazım gelir ki menşeî itibari ile kaynağı itibari ile aşkı mecâziye ait olan sevgi eğer yanlış raya oturtulursa kaybolur. Bunu şimdi ezan-ı Muhammedî’den sonra anlatmak istiyorum.
Aşk-ı mecâzinin ana unsurlarını saydığımız zaman bunun karşılıklı olması, fedakarlık istemesi ve en önemli yanı da yakînlikte bitmemesi, sönmemesidir. Nefsi arzuların isteklerin ise tamamen nefsten geldiği için menfaat duygularına hizmet etmesi menfaat varken mevcut menfaat duygularına hizmet etmesi ve menfaat varken mevcut menfaat kalktığı zaman sönmesi.
Şimdi bugün toplumda uygulanması açısından çok önemli bir hadise ve nokta şudur: Diyelim ki iki kimse arasında bir aşk-ı mecâzi başladı. Bunun bir defa kesinlikle mübarek bir yanı olduğunu kabul etmek lazım gelir. Ancak hiç unutmamak lazım gelir ki aşk-ı mecâzi şeriat sınırları içerisinde yaşar. İki kimse birbirine aşık olabilir, yadırganacak bir şeyi yoktur ama bu şeriatın nizamının dışında seyrettiği an aşk-ı mecâzi biter. Bu çok önemlidir bunu bütün dinleyicilerimin çok iyi bilmesi lazım gelir. Yani kendi kendini aldatarak nefsi arzularını aşk-ı mecâzi sanıp buna kurulu bir hayat düzeni koymaktan çok kaçınmalılar. Ve eğer az da olsa bir aşk-ı mecâzi herhangi iki mümin ve mümine üzerinde tesis etmişse bunu nadide bir çiçek gibi mağdup etmek ve hiçbir şekilde şeriatı emrettiği gibi tensel âna dökmemek lazım gelir evlenene kadar nasipse ve evlenirler başka. Ama o evlilik hadisesi zuhur edene kadar kesinlikle tensel ana girdikleri anda aşk-ı mecâzi biter.
Aşk-ı mecâzi nefisle birlikte yaşamaz. Çünkü daha önce de söylediğim gibi aşk-ı mecâzinin hoş tarafı bir ilâhi hikmet taşımasıdır. Ama siz bunu tensel tarafa döktünüz mü ilâhi hikmet sönerse geriye onun da hayvani tarafı kalır. Onun için aşk-ı mecâziyi şu veya bu şekilde yakîn olanların buna dikkat etmesi lazım gelir. Yani bizim aramızda elimizde olmayan bir yakınlaşma var diye bunu tensel noktaya döktüğünüz zaman aşk-ı mecâziyi katlederseniz ve ondan sonra da evlilik ilerde zuhur etse dahi bu sefer de dersiniz ki ben seviyorum zannetmişim meğerse seviyormuşum dersiniz. Çünkü aşk-ı mecâziyi siz katlettiniz.
Aşk-ı mecâzin yaşayabilmesi için kesinlikle nefsten çıkarılması lazım ama sevmek hoş bir şeydir. Sevgi kutsal bir şeydir. Onu inkar etmek mümkün değil onu tenselleştirseniz mi aşk-ı mecâzi biter nefsani sevgi başlar.
−Sevgili Hocam daha önce bir vaadiniz vardı bildiğiniz gibi ben onu sormak istiyorum müsaadenizle eşler arasındaki sevgiyi bu mecâz ve nefsi sevgileri açısından açıklar mısınız dinleyicilerimize bunu lûtfeder misiniz?
−Evet, tabi. Şimdi iki kimsenin evlenmelerinin meydana gelmesi için birbirlerini beğenmiş olmaları hatta bunu normal bir sevgi dışında aşk-ı mecazi bile olsa olmaları yadırganacak ayıp bir şey değildir. Aşk-ı mecâzi ile severler evlenebilirler, birbirlerini beğenirler evlenebilirler. Hatta hatta birbirlerine karşı arzu da duyarlar evlenebilirler. Bir İslam gencinin unutmaması yitirmemesi lazım gelen bir nokta vardır. Bunun üzerinde çok durmalı. Hiçbir şekilde ister sevgi olsun, ister aşk-ı mecâzi olsun, isterse beğenilme olsun, bunları hiç kimse tensel bir ilgiyle sürdüremez. Bu çünkü fevkalade önemli bir şeydir. Yani bugünkü çağın tabii bir modası diye bu batının uydurduğu ve flört kelimesi altında topladığı çirkin tensel ilgilerin İslamiyet’te hiç bir şekilde yeri yoktur. Onun için bence ister eşler arasındaki sevgiyi tensel ve mecâzi açıdan mütaala ederken, şöyle mütaala etmek lazım.
Bir defa iki eşin arasındaki sevgi cereyanı nasıl geçer? Bu sevgi cereyanını kim verir? Şimdi bizim eskiden gelen bir takım geleneksel, velilerin büyük lafları bizlere mesaj halinde geçmiştir. Hatta birçokları âyet, hadisle bu sözler bağdaşır.
Şimdi “nikâhta keramet” vardır sözü biliyorsunuz meşhurdur. Şimdi herkes bana diyor ki nikâhta keramet var dedik evlendi ama arkası gelmedi. Birbirimizi görünce iki düşman gibiyiz diyor.
Hangi nikâhta hangi keramet? Kesinlikle bir müminle bir mümine evlendikten sonra Cenab-ı Hâk onlara çok düşük dozda da olsa bir aşk-ı mecâzi verir. Eğer bu aşk-ı mecâziyi yakalayamamışlarsa kabahat onlardadır. Çünkü sofray-ı ilâhiden bu çıkar. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in bir hadisi şerifinde “Kaderde en çok tasarruf ettiğim müminle müminenin evlenmeleridir” buyuruyor yani bu kaderin üzerinde ben varım diyor. Onun için mutlaka aşk-ı mecâzi teşekkül ediyor. Teşekkül etmesinin sebebi nedir? Nikâh. Nikâhta keramet vardır diyor. Ye, iç ondan sonra fitil gibi sarhoş ol balolar yap, evlen. Hiçbir dini yanı olmayan bir evlilik yap. Ondan sonra keramet tutmadı de ertesi gün birbirimizi sevmedik. Böyle yanlış yargılarla gerçek kaybolmaz. Mutlaka ve mutlaka nikâhın kerameti vardır. Ve aşk-ı meâziyi mutlaka verir. Eğer verdiği bu aşk-ı mecâzinin devamını istiyorsak zaman dini nikâh kurallarını uygulamamız yani o kurallara sadık kalmamız lazım gelir. Çünkü İslâm nikâhının hiçbir müessesede olmayan fevkalade müthiş etkili bir yanı vardır.
Şimdi ben size bir misal vereceğim. Geçmişimiz bir bakın. Dedelerimize, ninelerimize, bunca evlilik olmuştur, ayrılanların sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. Kaldı ki İslâm nikâhı boşanmayı fevkalade kolaylaştırmış hatta tabii hadise olarak ilan etmiştir. Böyle olmasına rağmen boşananlar azdır. İşte bu boşananların fazla olmasının nedeni aslında nikâhtaki kerametten gelir.
Tarih boyunca gerek bilhassa Selçuklularda ve İslâmın ilk döneminde hemen hemen boşanma müessesesi hiç çalışmamıştır. Bu, nikâhtaki kerametin başka bir sırrıdır. Herkes zanneder ki kadın ekonomik zorunluluklar altında baş eğmiştir erkeğe ondan müessese devam etmiştir. Hayır. Zenginlerde vardı ekonomik koşulları rahat olanlar da vardı buna karşılık fakir damatlar da vardı ama bu işte o nikâhtaki keramet bunları birbirlerine bağlamıştır. Yani biz mânâ değerlerini unuttuğumuz için insanlar inanmıyor manevi değerlere. İster inansın ister inanmasın. Ama bu vardır. Çünkü madem İslâmda vardır gerçek odur. İslâmın dışındaki her şey sahtedir. Ama İslâmın içindeki her şey gerçektir. Bunu hiç unutmamak lazım gelir.
Madem ki İslâmiyet nikâhı çok ciddi bir müessese olarak tanımlamış ve bir kere bu müesseseyi tanımamız lazım. Biz o müesseseyi tanımadığımız için evlilikten sonraki sevgiyi aşk-ı mecâziyi filan bir türlü kavrayamıyoruz içinden çıkamıyoruz. Ve bir de bakıyoruz diyoruz ki ya toplumda hani işte aileler arasında ülfetler, yakınlıklar niye doğmuyor diyoruz. Şimdi Allah’ın bir topluma veya bir aileye özel muamelesi olamaz. Allah koyduğu kuralları devam ettirir. Umumidir. Binaenaleyh, eğer siz İslâm nikâhı içerisinde karı-koca tanımışsa, Allah sizi o deftere yazmışsa siz işte evlilik denen kutsal müessesenin o zamanki hukukunda manevi hukukundan istifade edersiniz. Nasıl ki evliliğin bir maddi hukuku vardır, mirasları vardır, zorunlulukları vardır karşılıklı. Bir de İslâm nikâhının manevi hukuku vardır. Bu manevi hukuk karı-kocayı ölüme kadar kopmayan bir dostluk içerisinde nisbi bir sevgi, cereyan içerisinde devamlı surette muhafaza eder. Ve bir İslâmi imtihanı kurallarına göre uygulamış, yapmış bir kimsenin hayatlarındaki herhangi bir kopma olursa inanınız ki dini nikahın kurallarından çıktıkları içindir.
O kadar ehemmiyet vermiş ki Osmanlı ve Selçuklular evli insanların davranışlarına, alış-verişlerine mesuliyet koymuş. Mesela para üstü verirken, bir malın fiyatını söylerken, eğer bir dükkanda dört tane adam oturuyorsa aynı müesseseye bakan bunların iki tanesi evli ve iki tanesi bekarsa fiyatlar üzerine bir konuşma yapılırken zavallı bekarlar konuşmaya iştirak ederdi. Niçin biliyor musunuz? Çünkü İslâmi nikâhta kadın veya erkek yalan söylerse nikâh düşer. O evli insanların nikâhı zedelenmesin diye bu para takdimlerinde alış-verişlerinde konuşturmazlardı ki ağzından yanlış bir kelime çıkar diye. Bakın buradaki incelik neydi biliyor musunuz? Doğru yaşamış bir toplumun içerisinde o karı-kocayı kopartamazsınız. Arasına nükleer bomba koysanız kopartamazsınız. Çünkü bu şuura varmış, bu izahata varmış ve bunun çocukları da Fatih’in askeri olur. Güneydoğu’dan kaçan it sürüsü olmaz. Çok önemli bir hadisedir. Yani siz eğer nikâhın müessesesine inanırsanız evliler arasında zevk, evliler arasında şevk ve sevgi mutlaka teşekkül eder. Eğer bu teşekkül eden sevgide ve ilgide azlık varsa nikâha ihanet ediyorsunuz, ihaneti herkes sanmasın ki başkasıyla aldatıyor. Hayır. İslâmiyet nikâhın esaslarını tespit etmiş, bu esaslara ihanet ettiğiniz takdirde mutlaka nikahı da delersiniz, sevgiden hayır beklemeyin.
−Evet Hocam o halde İslâm nikahı çok önemli beyan ettiğiniz gibi buyurduğunuz gibi. İslâm nikâhı çok önemli fakat bu çok az bilinen bir husus. Bu konuda neler söylersiniz hocam? İslâm nikâhını biraz daha açıklayabilir miyiz?
−Efendim İslâm nikâhının kaynakları ve İslâm nikâhının gerçeği hakkında konuşurken bir şeyi göz ardı etmemek lazım. Asıl İslâm nikâhı Efendimiz’in tanımladığı Kur-an’ın emrettiği ve Efendimiz’in hayatında çeşitli kimselere uyguladığı nikâh tarzıdır. Bu nikâh tarzının maddelerin de Efendisi sarih olarak bu nikâhın nasıl bozulacağını, nasıl sarsılacağını sarih olarak tayin etmiştir. Ne çare ki zaman içersinde bu nikâha karşı laubali davrananlar bu nikâhı toplum içerisinde yaralı ve hasta hale getirenler nikâhın da şeklini de sapıtmıştır. Hülleler olayı var. Yalancı şahitler olayı var. Onu getirir, ona şahit ettirir kızın haberi yokken bekaret verdirir, şahit ettirir. Yani nikâh müessesesini o kadar çok yıpratmışlardır ki bugün sarih İslâm nikâhı zarfını açmak istiyorum.
Bu İslâm nikâhının zarfında biliyorsunuz ki Efendimiz’in uyguladığı en önemli İslâm nikâhı Hz.Ali ve Hz.Fâtıma arasındaki nikâhtır. O nikâhı uyguladığı zaman Efendimiz’i ve o iki sultana da lûtfettiği bir emir vardır. “Yâ Ali! Bundan böyle sen Fâtıma’nın kölesisin. Yâ Fâtıma! Sen bundan sonra Ali’nin cariyesisin.” Bu emir bütün İslâm nikâhları için geçerlidir islâm hukuku açısından ve İslâm nikâhının zuhur etmesi ortaya çıkabilmesi için ana unsurlar vardır. Bir defa tarafların mutlaka mümin olması lazım. Kız tarafının ehl-i kitap olması da yeterli. Şimdiye kadar ki uygulanan ve Efendimizin de tasvip ve tasdik ettiği, kız tarafının da ehl-i kitap olması da yeterlidir. Ama bir müminle ateistin nikâhı kıyılmamalıdır. Kıyılır da kanuni nikâhı kıyılır. O bizi ilgilendirmiyor zaten. İslâmi nikâhı kıyılmaz. Şimdi bugünkü karmaşık toplum yapısı içerisinde bu nikâhın kıyılabilmesi için demek ki erkeğin ve kadının müminlik şartının tespiti lazım gelir. Tanınmamış bir insanı çağırtarak bu nikâhı kıymanız da çok mahzurlu olur. O nikâhı kıyanın şahısları tanıması lazım. En azından çok iyi tanıdığı insanlar vasıtasıyla onların inançlı olduğunu tespit etmesi lazım. Tanımayabilir yani öyle bir referans alacak ki bilecek ki kız da mümine erkek de mümin. O zaman o nikâhı kıyabilir. Şartın evveli bu çünkü. Başka türlü Allah inanmayan insanla ben aile kurdurmam diyor.
Şimdi böyle bir müessese kurulduğu takdirde bu müessesenin ana unsurları diyor ki; taraflardan birisi imanını kaybederse nikâh düşer diyor. Biraz evvel misal verdiğim gibi erkeklerin Osmanlı geleneğinde böyle ağızdan yalan kaçabilecek münakaşalara karıştırılmamasının sebebi budur. Çünkü yalan dilden çıkmadır. Yani bir insan kasten yalan şahitlik yaparsa müminlikten çıkar tövbe istiğfar edip, gusül abdesti alıp yeniden dine girene kadar kâfirdir. Bu kadar önemli bir şeydir yalan. Ama günlük hayat tarzı içerisinde karı-koca arasındaki yalan konusuna ne diyeceğiz. Olabilir mi efendim, hayır olamaz. Çünkü ahlâk-ı Muhammedi’nin unsuruna ters bir şeyi biz musamayla, efendim bu devirde yalan söylemeden olur mu. Olur. Bu devirde her şey olur. Asrı saadette Efendimiz’in uyguladığı her şey olur. Çünkü Efendimiz ahir zaman Peygamberidir. Kıyametin son anına kadar ne lazım geliyorsa o hükümleri getirmiştir. Yani o hükümleri getirmiş de sonra da bilememiş de yeni dünya kurmuş. Yok öyle şey. Ahir zamanın son saatine kadar dünyada neler olacaksa Efendimiz tarafından bilinmiş ve kurallar ona göre konmuştur. Şimdi buradaki incelik bu devirde olur mu kelimesini atın bir defa. Hakikat neyse osur. Peki karı-koca arasında bu nikâh kurulduktan sonra diyelim ki yalan zuhur etti bilerek bilmeyerek. Yanlışlıkla ticaretinden yaptı, bilmem şahadetinde bir yanıldı. Böyle durumlarda ne olacak? Bu nikâhı temelli kopmuş kabul etmiyoruz da zedelenmiş kabul ediyoruz. Bu zedelenmiş nikâhın yeniden ihyası lazım. Bunun için de yine Osmanlı zamanında konulmuş aslında tabi asr-ı saadetten bu tarafa gelmiş bir hadisedir. Ama Osmanlılar çok iyi tatbik etmişler bunu da onun için Osmanlılar zamanında konmuş diyorum. Sık sık nikâh tazeleme yapılırdı. Eşler arasındaki sevginin nikâhı zedelenmesi dolayısı ile zâyi olup kopacağı sırda nikâh tazelemesi yetişir, onu kurtarırdı. Fevkalade ciddi bir olay bu. Eşler arasındaki tartışmalar, kavgalar ve aşk-ı mecâziyi bırak da sıradan sevginin kaybolması hadisesinde başvurulacak hadise, bir kere eğer sağlıklı bir dini nikâh yaptırmaları gerekir. Var idiyse o zaman kendilerini ölçmelidirler.
Şimdi bugünkü bu aslında elbetteki şeriatın normal kuralları içerisinde olmaz çünkü söyleyeceğim şey bu tatbikatta çıkan tuhaflık. Mesela nikâhları yok idiyse yeniden kurtaracaklar diyoruz. Peki hayal meyal hatırlıyor kız-adam diyor ki bizim yapıldı mıydı, yapıldı. Şimdi tam o çağda erkek veya kadın ateistse farkında bile değiller sonradan dinine şereflenmişse ne olacak o nikâhları kendilerine yekûndur. Onun da yeniden teyidi lazım. Yani birincisi, nikâhın şu veya bu şekilde zedelenmesi dolayısıyle yenilenmesi lazım.
Tecdid-i nikâh deniyor ki bu tecdit üç kelime ile ifade edilmesi lazım. İhya, teyid ve tecdit. Tecdit demek, yenilenme demek. İhya demek, eksik kısımlarının tamamlanması demek. Teyid demek de tekrar bir daha doğrulamak demek.
Şimdi eğer herhangi bir yalan vesaire karılmışsa yalnız tecditle değil ihya ile karışıktır. Tecdidine ve ihyasına imam karar vermeli. Eğer hiç yoksa nikâhları o zaman yeniden nikâh kıyılacaktır. Bir de böyle şüpheli biz efendim o zaman yaptık ama şu eksik o zaman işte tecdit yenilenme unsuru getirmek lazım.
Demek ki karı-koca arasındaki sevgi eksilmesinin ana mihrakını bir kere nikâhtaki eksiklikte aramak lazım gelir. Eğer bir mümin Allah’a eğer diyoruz tabii ama yanlış bir kelime bir mümin Allah inanıyorsa Allah’ın emrine de inanacak. Allah’ın emri diyor ki nikâh sizin aranızda bir sevgi köprüsüdür. Efendim, köprü kuramadık. Kabahat sende. Ya imanında hastalık var ya âmelinde hastalık var. Bunları tasfiye et. Ama bunları tasfiye edene kadar geçecek safhada da “nikâhta keramet vardır” burada imdada yetişiyor. Sen kendi kendini kadın veya erkek ıslah edene kadar, eksiklerini tamamlayana kadar bu sevgi bağının kopması had bir safhaya gelip de ayrılık dediğimiz noktaya gelecek ise işte o zaman nikâhını tazelettirirsen ani olarak keramet de zuhur eder. Sen kendini fesih düzeltene kadar o geçici bir süre seni korur. Ama yine de nikâhın senden beklediği müminliği ve mümineliği mutlaka senin koruman lazım gelir.
Bir müminle mümine değil yalnız aralarındaki sevginin azalmasında ben size sıradan sayayım çocuğunun hasta olmasında, çocuğunun okuldaki imtihanında muvaffak olamamasında, aklınıza ne geliyorsa her hadisede evvela kendindeki eksiği tespit edecek. Bir kez benim bu zamana kadar yaptığım müşahedede bu eksiklerin en büyüğü infâk ve namazdır. Namazı ihmal ediyordur. Erkek veya kadın. Bu nikâh daima hastadır. Gerçi, nikâhın şartında âmel şartı yoktur. İman şartı vardır. İman etmesi kâfidir. Ama ihmal ettikçe Cenab-ı Hak bir müminle mümineyi bir araya getirmesi büyük bir nimettir. Bu iltifattır. Bir lûtuftur. Buna karşılık şükretmesi lazım gelirken büsbütün asiliğini devam ettirir, namazlarını iyice serer, basit şeylerle mazeretlerle Allah’tan uzaklaşırsa kendiliğinden o nikâh gevşeye gevşeye, sulana sulana artık dereler geçer, onların içerisinden. İşte onun için karı-koca arasındaki sevginin mutlaka olması lazımdır diyoruz.
Ya sevgiyi Allah verecektir. Kullar kendi kendine eczaneden almayacaktır. Psikologdan almayacaktır. Bunu Allah verecektir. Ancak Allah’ın bu sevgiyi verebilmesi için nikâh kaidelerine uyması şarttır. Karının da kocanın da kesinlikle. Bunun dışında İslam nikâhının daha önemli tarafı ahlaki unsurlarını çok sıkı tutmuştur. Bizde genellikle nikâh içerisindeki birtakım arızaları ararken mesela ilk akla gelebilecek şey imanda bir eksik zaafı olduğunu düşünüyoruz. Diyoruz ki bunlar geçinemiyor. Bunların zaten imanları nikâhları kıyıldığı zaman oğlanın veya kızın imanında bir çürüklük vardır diyoruz. Hayır. Ahlâkının da sağlam olması lazım gelir. Çünkü kimse bilmiyor galiba ki hiç kimse bu notların üzerinde durmuyor.
İslamiyet daha doğrusu Kur’an erkeğe bâkirelik kavramı getirmiştir. Tabi şimdi âyet-i kerimede diyor ki; bâkire bir mümine bâkir bir erkekle diyor nikâhlanabilir. O zaman niye toplumumuzun züppelikleri azınlıkların yaşadığı hayatı taklid etmeleri. Dedesi-babası Sarıyer’de Erenköy’de namazdayken oğlunun kaçamak yapıp Beyoğlu’nda içki içmesini hoş görmüşüz, hatta hovardalığını da hoş görmüşüz, yakışıyor demişiz. Ona ne diyecek Allah. Ya siz nesiniz, nasıl müminsiniz? Benim emrim dururken yeni emir mi icâd ediyorsunuz. İşte bakınız burada basit gibi görünen bir noktaya gidiyor.
Eğer toplum kadınlar ve erkekler mesut olmak istiyorlarsa kendilerinin saadetlerindeki eksikliği zoraki de olsa telafi etmek için ibadetlerini arttırarak Allah’a karşı hatalarını tövbe ederek tamamlamaya çalışsınlar. Ama yavrularının mutlu olmalarını istiyorlarsa hem erkeğin hem kadının bâkireliğine çok önem versinler. Eğer bâkire bir erkekle bâkire bir kadın mümin ve mümine nikâhlanırsa aşk-ı mecâzi kesindir. Bakın şimdi acaba ötekilerde var mıydı yok muydu diye biraz daha sıkı konuştum değil mi niye yok? Çünkü İslâma tamar olacak Kur’an âyetinde köprünün kurulacağı şimdi nikâhı bir köprüye benzetin. İki tane ayak lazım. Bu iki ayağın birisi erkek birisi kadın. Hangisinde zaaf varsa köprü böyle çöker. İkisinin de birden zaafı varsa üstünde yürünmeyecek hale gelir ki şimdiki toplumdaki maşallah evliler böyle. Yani bırakın mesela ipe basın desen yarısı dağılacak. Birtakım kanuni zorunluluklar içerisinde kalıyorlar çoğu. Böyle olacak ki İslamiyet boşanmaya toleransla bakıyor deyince herkes diyor ki, olur mu? Elbette olur. Çünkü İslamiyet iki insanın imanları tamsa âmelleri tamsa birbirleriyle kavga etmesini kabul etmediği için boşanınız ama dikkat edin diyor.
Aslında İslamiyet’in boşanmayı kolaylaştırması nikâh için en büyük teminattır. Ve herkesin sandığı gibi de İslamiyet nikâhı ayrıldıktan sonra hulleyle mulleyle düzelmez. İslamiyet nikâhı ayrıldı mı biter iş. Yani bir erkekle bir kadın birbirlerini terke karar vermişlerse öyle yarım yamalak “hadi evine git” filan zaten bir kere mehrini vermeden gönderemez.
Binaenaleyh, İslâmiyetin ayrılma için koyduğu tolerans aslında evlilik için güçlendirme için çok büyük bir avansdır. Ama siz ayrılman imkansızdır diye siz bir kişiyi bir kapının arkasına kapatır bırakırsanız akşama kadar birbirlerini kedi köpek gibi parçalarlar. Nasıl olsa ayrılmak imkansız diye. İşte İslâmiyetin evvela yuvaya getireceği huzur ve arkasından da getireceği aşk-ı mecâzi. Dikkat edin bakınız bugün bütün Avrupa bütün Amerika aşk-ı mecâziyi bilmeden arıyor. Romantik aşk diye romantizm diye peşinde koşuyor. Koş bakalım bulabilir misin?
Sevgiyi bulabilmek için Allah’a koşmak lazım. Allah’a koştuktan sonra Allah sana eşler arasına yeni sevgi verecek. Kendisinden dağıtacak. Yani tarlaya tohum atar gibi Cenab-ı Hak atar sevgiyi. Ama sen taşsan o tohum nasıl yeşerecektir? Nasıl fidan verecektir?
Herhalde biz bu sevgi bahsini bitiremeyeceğiz. Ama daha devam eder. Çünkü bu toplumun çok ihtiyacı var sevginin eksikliklerini yenmeye. Ben size yalnız kısa olarak mutlaka kalan bir şey olduğu için bütün mümin ve mümine kardeşlerime, evli olanlara bir özet cümle veriyorum.
Nikâhlarını mümkün olan en kısa vadede tecdit ettirsinler. Yani teyid ve ihyasına da niyet ederek. Kendileri niyet edecekler. Tecdidine, ihyasına, teyidine. Bu niyetten sonra ihya ettirsinler. Ondan sonra İslâmi nikâh esasına göre özellikle namazlarına dikkat etsinler. Aralarındaki sevgi kopukluğunun nasıl derlenip toparlanıp fâsik bir daireden çıkan yumakların, dolaşmış iplerin nasıl geriye sarıldığını görecekler. Şimdilik bu kadar söyleyelim çünkü muallakta. Biz bunu daha iyice izah edene kadar aralardaki bu gerginlikler daha azalsın.
İslâmi toplumu Cenab-ı Hak Türk milletine hediye etti. Bunu hakiki toplum İslâm toplumu olana kadar. Bu toplumu güdüyor Cenab-ı Hak. Şimdi de önümüzde kesinlikle çok sağlıklı bir İslâmi toplum geliyor. Şu anda lise çağında olan hatta ilkokul yaşında olan çocuklar çok sağlıklı bir İslâmi toplumun müjdeleri, işaretleridir. Bunlara bari doğrusunu öğretelim. Yani geçenlerdeki hataları, kavgaları, geçimsiz aileleri tasfiye etmeye çalışacağız biz başka programlarda ama yenileri çok sıkı tutalım. Erkeğin de bekâretinin kıymetli olduğunu öğretelim. Kızın da bekâretinin en büyük meziyet olduğunu öğretelim. Bir şeyi daha öğretelim. Çok yanılgı içersisinde İslâmiyette flört yoktur. Sevgi tensel ilgiye dönemez. Aşk-ı mecâzi olabilir, birbirinden hoşlanabilir, konuşabilir, sınır da konuşmadır. Konuşmanın ötesine geçemez.
Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Üsküdar Fm Radyo Sohbeti |1995
İlahî Güzelliğin En Mükemmel Tecellîgâhı Kadındır…
Kadın, Hakk’ın Işığıdır, Nûr’udur
Sanki o, mahlûk değildir de Hâlık’tır. Hz. Mevlâna
Kadını Tanımak İnsanı Tanımak, İnsanı Tanımak Allah’ı Tanımaktır!
Bu sözün büyüklüğünü hikmetini anlamaktan acizlerin, kaba softalığı ile kadını Hâşâ Allah yaptınız! Gibi mânâdan habersiz insanlara sözümüz yoktur! Kul her zaman kuldur!
Biz bu yazımızda, mânâ yücelerinin hikmetli sözlerini anlamaya ve anladıklarımızı paylaşmak niyetiyle yola çıkmışız…
Kadının bedenindeki cinsiyet farkı yani dişi olması, kadını bu mertebeye yükselteceği demek değildir. Dişi vasfından manevi terbiye ile yetişip, er-lik olan kadınlık vasfına yükselmektir. İşte tasavvuf, mânâ ilimleri bunun yolunu öğretir. Bu olgunluğa eren kadına da “Ne mutlu o kadına ki âdeta hâlıktır.” Diye Hâk katında manevi nâm verilir. Bu sözün en açık mânâsı; kadının nefsinin her türlü pislik ve varlık evhamından arınması halinde, kadının gönlünün ilâhi güzellik ve sevda yansımalarında en güzel örnek olacağının veciz bir ifadesidir.
Bu hikmet kadınların gönül açıklığını Hak yönde kullanması ile yol alır. Cenab-ı Allah, kadınların gönül açıklıkları hikmetini, anne olacakları mahiyeti ile vermiştir. Bu da kendi bedenleri vasıtasıyla, dünyaya gelecek olan yavrulara sevgi ve merhametle sıcak davranması içindir.
Kadın: bu gönül açıklığı hikmetini öldürmeden, soldurmadan; Muhammedî (sav.) sırrını ilâhi sevdasıyla, gönlünde büyütmeyi, taşımayı ve yaşamayı başardığı zaman mânâda “âdeta hâlıktır” diye adlandırılan “erlik kimliğe” bürünür.
Bu halleri bizler, mânâ sultanlarının gönül incileri olan, çeşitli eserlerin vasıtasıyla duymuşuzdur. Yoksa gerçek mânâda, o hâl ehlini yine ancak hâl ehli anlar. Bizlerin o hâl ehlini anlayışımız yine mânâda ne hâlde olduğumuza bağlıdır.
Fahri Kâinat Efendimiz, “Bütün insanlar insan olmaları itibariyle bir tarağın dişleri gibi eşittir. Birbirinden üstünlükleri (ırk, cinsiyet, makam) yoktur. Üstünlük ancak takva ile yani Allah’a karşı sorumluluk duygusunun bilinciyledir.” Buyurmuştur. İşte Fahri Kâinat Efendimiz’in işaret buyurduğu üstünlük hikmeti “takva ehli” olmalarından gelir. Bu hikmetli halleri, yüce İslâm büyükleri birçok değişik anlatımlarla bizlere sunmuşlardır. Bu haller tasavvuf ilimlerinde makamlandırılarak anlatılır. Makamsızlığa (yokluk, hiçlik) götüren terbiye metotlarını, sınıflandırarak anlatma şeklidir tasavvuf
Erlik tasavvufta bir makamdır. Bu makamda kadın erkek, erlik dişilik ayrımı yoktur. İster erkek ister kadın olsun, belli meziyetlere ve faziletlere sahip olanlar bu makama erince er olurlar.
Kadın ile erkeği ise, bir bütünün iki yarısı şeklinde tanımlamıştır. Bir kuşun iki kanadı gibidir! Kuş nasıl ki tek kanatla uçamazsa kadın veya erkeğin de birbirlerine karşı ihtiyaçları, kuşun uçmak için kanada olan ihtiyacı gibidir!
İnsan gönlü, Cenâb-ı Allah’ın Zat tecellisinin, mekânsız mekânıdır! … Onun için bir Hadis-i Kutside rabbimiz; “Ben yere göğe sığmadım! İnanan kulumun nâki ve tâki gönlüne sığdım” buyuruyor.
Yüce Allah, kadının gönlüne güzellik ve sevgi sırrı ile Cemâl’ini yansıtır. Bu sır er kişinin gönlüne de yansır. Sevda ateşi kadının gönül ocağında yanar. Bu sırlı hikmetin yandığı ocaktır! Kadın…
İslâmiyet kendinden habersiz, bilinçsiz, esir tipi inanan kadın motifini kesinlikle reddeder.
Ey Fahri Kâinat Efendimiz’e sevimli görünmek isteyen insanlar!!!
Kadınlara okuyup yazma ve ilim öğrenmeyi engelleyerek, üstelik Efendimiz’in kadınları özel olarak yetiştirdiğini bilerek!
Efendimiz’in ”Dinin yarısını Âişe’den öğrenin” bu hadisini çarpıtarak yorumlayıp emrine kulak tıkayarak,
Sizler… Efendimiz’in sünnetlerine uyduğunuzu mu sanıyorsunuz?
Ey Yüceler Yücesi Allah’a imân eden insanlar!!!
“İlim kadına da erkeğe de farzdır.” “İlim Çin’de de olsa gidip alınız.” “Kadınlarla çocukları(yetim, öksüz) size emanet ediyorum. Onların Hakkını iyi gözetin! Yarın karşınızda beni bulacaksınız!!! (Hadis-i Kutsi)
Çeşitli âyet ve hadislerle her alanda kadınları eşit ve özgür kılan Allah’a; tersi olan tüm davranışlarınız hakkında nasıl hesap vereceksiniz?
İffet ve namus kavramlarıyla, hürriyet ve temel hakları birbirine karıştırarak pek hazin bir gafletin içinde olduğunuzu görmüyorsunuz. Çağımızda bilinçsiz bir iffetin yaşaması mümkün müdür?
Kadınların bu ilâhi hikmetlerden uzak kalmalarına;
insanlıktan nasibini almamış, hayvandan aşağı mahlûkların, onlar için hazırlanmış ışıltılı özendirici tuzaklarına düşmüş hallerini seyrederken,inananların içleri sızlamıyor ve o kadınların kurtuluşu için dua etmiyorsa, kendi vicdansız halleri o kadınların düştüğü hallerden daha vahim bir haldir!!!
Dişilik vasfının öne çıkması için her türlü organizasyonu yapanlar! En güzel kadınlık budur diye basın ve medyada, dişiliği özendirenler…
Efendimiz’in kadınlara özel sevgisi duası ve Nûrdan Annelerimiz’in dua ve himmetleriyle, inşallah hepsi kurtulacaklardır!!!
Sevgi arayışlarının neticesinde, onların bu duygularını zalimce kullanan ve sonrada aşağılayan, namuslarını ağızlarında sakız edip bu kadınların toplumda zillete düşmeleriyle eğlenen ve zevklenenler…
Bu kadınların vekili Resûllullah! Allah Hakîm ve Hesabı “O” soracak!
Ne yapacaksınız? Nereye kaçacaksınız?
İslâmiyet’in geldiği yıllarda yeryüzüne bir göz atarsak, kadın haklarının insanlığın yüz karası olduğunu görürüz. Roma, Bizans, Çin, Hindistan, Orta-doğu, İran, Habeşistan ve Mısır’da durum aynıdır. Bütün bu ülkelerde kadınların ne sosyal ne ekonomik, ne kişisel hürriyetleri olmadığı gibi, dini görev yapma hakları bile yoktu. Buda dininde kadınlar mabede sokulmaz, birçok Hıristiyan ülkede kadınlar İncil’e el süremezdi. Yine bu ülkelerin yüzde doksanında kadınların miras hakkı yoktu.
Yine Erkâm’ın evinde, İslâmiyet’in daha ilk ayında Efendimiz’in kadınlar konusundaki emri bomba gibi patlamıştı. "Kadınlar, ekonomik haklar dâhil, tüm hürriyetler açısından erkeklerle eşittir. Hiçbir kız kişisel rızası olmadan evlendirilemez".
İslâmiyet’e savaş bayrağı açan müşrikleri en çok kızdıran, Efendimiz’in kadınlara getirdiği bu eşitlikti. Nitekim müşrikler ilk toplantılarında İslâmiyet’e karşı çıkıp onu eleştirirken:
- Kadınlara eşitlik getiren bir din kabul edilemez, diyorlardı.
Bu ana prensibin ilânından sonra Medine’de kadınlara ekonomik hürriyet ilân edildi. Bu ana ilke Efendimiz’in muhtelif emirleriyle şu ana noktaları içeriyordu: Kadınlar mallarına ve kazançlarına tam bir hakka sahiptir. Bir erkek, sadaka ve zekât vermek amacıyla bile olsa, kadının kazancına ve malına el süremez.
Kadınlar, ticarette ve kazanç elde etmede hürriyete sahiptir. Kadınlar özellikle ticari konularda kendi paralarını ve mülklerini kocalarına sormadan kullanabilirler.
Şüphesiz ki, Efendimiz’in kadınlara getirdiği en önemli hürriyet, daha doğrusu hak, ilim öğrenme ve öğretme hürriyetidir. Mutluluk çağı bölümünden hatırlayacağımız üzere Hz. Âişe annemiz, ashaba Hukuk ve Fıkıh dersi vermiştir. Hz. Ömer, kendi halifeliği devrinde camide hutbe okurken:
- Muhterem müminler mehirleri (boşanma tazminatı) çok arttırdınız, bu böyle giderse boşanma imkânsızlaşacak, dedi. Caminin arka kısmında uzun boylu, yüzü çilli bir mümin hanımefendi ayağa kalkarak:
- Yâ Ömer, Kur’ân sizin söylediğiniz gibi söylemiyor, “mehirleri talep edilen şekilde verin” diye emrediyor, siz yanılıyorsunuz, dedi.
Ve Hz. Ömer, halife olarak, Kur’ân’ı iyi bilen bir ilim adamı olarak bu hanımefendiye cevap veremedi. Ve “siz haklısınız” demekle iktifa etti.
Yine mutluluk çağından hatırlayacaksınız, Fahr-i Kâinat Efendimiz, Medine çarşısının baş denetçisi olarak Hz. Şifa annemizi görevlendirmişti. Yine hatırlayacaksınız, Fahr-i Kâinat Efendimiz, muhterem kerimeleri Fâtıma annemize ve kahraman savaşçı Nesibe annemize yaraları tedavi etmeyi öğreterek ilk hemşireliği kurmuştu.
Muhterem okuyucularım, Efendimiz’in kadın hakları konusundaki davranışları, aile hayatı içinde zarafeti, sonraki yüzyıllarda İslâm cemiyetleri içerisinde neden aynı tempo ile yürümemiştir? Sorusunun cevap şüphesiz bu kitabımızda tartışılamaz. Ancak şu iyi bilinmelidir ki, kadınların iffet ve şerefleri kadar kutsal olan hakları, bizzat Efendimiz’in kanat gerdiği çok kutsal bir konudur. Bu konuda yanlış eğitilmiş bazı inananlar boş yere rahatsız olmaktadır. Tesettür dâhil her türlü iffet ve şeref kadının vazgeçilmez meziyetleridir. Ancak unutulmamalıdır ki, İslâm’ın tanımladığı inanan kadın: Her türlü hakka eşit biçimde sahip, hür, son derece bilinçli bir iffete sahip kadındır. İslâmiyet kendinden habersiz, bilinçsiz, esir tipi inanan kadın motifini kesinlikle reddeder. İslâmiyet, imânı öyle güçlü bir faktör saymıştır ki, bu imâna sahip bir mümin kadının hiçbir yanlışlığı yapmayacağına inanır.
Eğer böyle olmasaydı, Efendimiz kadınlara okuyup yazma ve ilim öğrenmeyi emreder miydi?
Eğer böyle olmasaydı, Efendimiz kadınları hususi şekilde eğitir miydi?
Eğer böyle olmasaydı, dinin yarısını Âişe’den öğrenip buyurur muydu? Hz. Âişe ile sık sık koşu yarışı yapar mıydı?
İffet ve namus kavramlarıyla hürriyet ve temel hakları birbirine karıştırmak pek hazin bir gaflettir. Çağımızda bilinçsiz bir iffetin yaşaması mümkün müdür?
Burada çok önemli noktayı tekrar hatırlatmak istiyorum. Yeryüzünde kadınlara hitap eden ilk yazılı belge Kur’ân’dır. Ve o zamanın müşrikleri Kur’ân’ın her konuda kadınlara da ayrıca hitap etmesini bir türlü hazmedememişlerdir. Kur’ân’ın bu sırrı Efendimiz’in âlemlere rahmet hikmeti ile birleşmiş, asırlar ötesinde kadın haklarına dönüşün sırrı olmuştur.